Adalet Nefes Almaktır

TaciserUlku
Taciser Ülkü
Avukat
15 Aralık 2025 6 dk okuma
Adalet Nefes Almaktır

Boğuluyoruz!

O halde "nefes alamıyor gibi hissettiğimiz" günlerden geçiyoruz hep birlikte. Her sabah güne başladığımızda, o harika akıllı telefonlarımızı ellerimizde tutarken başlayan karanlık girdap tüm ruhsal dünyamızı sarsmış durumda… İşte tam da bu nedenle aslında "Adalet Mülkün Temelidir". Bu cümledeki "mülk" ise bildiğimiz mamelek değil, "Devlet"tir. O halde görülen o ki bu yüce kavram içerisinde çok ciddi bir sarsıntı yaşamaktayız.

Son yıllarda yaşanan ve bizzat şahit olduğumuz hukuk garabetlerinin sanırız son aşamasına gelindi. Özellikle 19 Mart 2025 operasyonundan sonra hızla artan gözaltılar ve tutuklamaların kısaca bir hukuki değerlendirmesini yapalım istedik.

Bu süreçte ismini bildiğimiz önemli siyasetçiler ve basın mensupları yanında çokça hak ihlaline maruz kalmış bireyler de var ne yazık ki… Kişi ismi ve titri belirten yorum yapmak yerine totalinde yaşanan hukuksuzluklara kısa bir değinmek gerekirse; bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, hukukun yerle yeksan olduğu bir döneme şahit olmaktadır.

Bir şarkıyı söylediği, bir paylaşımı beğendiği için veya yaptığı bir yayın sebebiyle sabahın gün ağarmadığı vaktinde evinden götürülerek gözaltına alınan, tutuklanan ve haksızca aylarca tutuklu kalan birçok isim var… Hangi birinin ismine yer verelim ki!

Biz bunun benzerini 2005 ve sonrası başlayıp devam eden Ergenekon ve Balyoz davaları süreçlerinde yaşardık. Uzun yıllarca süren yargılamalarda, artık bir mezar gibi olan Silivri'ye gömülmüş insanların hukuksuz yargılamalarına bizzat şahit olduk. Hayatımızın en karanlık dönemleriydi. Her gün yapılan duruşmalar, adeta eziyete dönen İstanbul – Silivri yolculukları, duruşma salonundaki 'öfke', 'haksızlık', 'hüzün' duygularının üzerimize adeta nakşolması… Sonuç; defalarca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan sanıklara "Pardon!" denildi ve beraat ettiler!

Bitti mi? Bunun bedelini kim ödeyecek? Biten yaşamlar, hastalıklar, parçalanan aileler… Ya adalete olan inanç!

Velhasıl herkesin bildiği üzere halen içinde bulunduğumuz tüm bu süreç siyasidir. Elbette ki bir kimse ya da kurumun herhangi bir hukuksuzluğu, yolsuzluğu varsa adil ve hukuka uygun bir şekilde yargılanması esastır. Ancak tekrarlamakta fayda görmekteyiz ki herkese "eşit" olduğu zaman bu uygulamanın anlamı olacaktır.

Kasım ayı içerisinde hepimizin ve ülkenin gündemine oturan en önemli konu İBB iddianamesi olmuştur. Tarih tekerrürden ibarettir. Ergenekon iddianamesi 2500 sayfa civarındaydı. Okuyup anlamak, idrak etmek çok zorlamıştı tüm müdafileri. Ve elbette Mahkeme 15 gün içerisinde kabul kararı vererek yargılamaya başladı. Ön bilgisi olmayan herhangi bir hukukçu için anlaması ve idraki imkânsız hale gelmişti. O dönem çok emeği olan, hukuksuz olsa da davanın aydınlatılmasına vesile olan çok değerli meslektaşlarımız oldu, hepsine çok şey borçluyuz.

Bugün de yaklaşık 4000 sayfaya yakın, okumanın hayli zorlayacağı bir tablo var karşımızda. Okumaya başladım, halen devam ediyorum. Ancak işin can alıcı olan yanı şu ki etkin pişmanlık gösteren kişilerin ifadelerine dayalı bir iddianame yazmak hukuka uygun değil. "Duydum, gördüm." ile suç soruşturması yapılamaz. Etkin pişmanlıktan yararlanan bir kimsenin ifadesinin kıymeti yok değildir.

Aynı yerde birden fazla tekrar ifadeler, somut verilere dayanmayan iddialar… Aslında tüm bu tabloyu analiz etmek için erken, zira her ne kadar iddianame kabul edilmiş ise de henüz tensip düzenlenmedi, duruşma günü verilmedi ve doğal olarak dosyanın tamamına kimse vakıf değil. Bu da demektir ki iddianamede bahsi geçen iddiaların dayanağı olan deliller, belgeleri, varsa kamera kayıtlarını, teknik takip bilgilerini henüz kimse bilmiyor. Eğer bu iddiaların dayanakları somut olarak yok ise gerçekten ciddi bir hukuk garabeti ile karşı karşıya olacağız. Ancak bunu ifade etmek için henüz erken…

Elbette hukuksuzluk yapan her kimse eşit kaydı ile yargı karşısına bunun cezasını çekmelidir. Bu konuda herkesin aynı bakış açısında olduğuna eminiz. Ancak ortada henüz bir suçlama yok iken ve "şüpheden sanık yararlanır" şeklindeki ceza hukukunun evrensel ilkesine rağmen onlarca insanın tutuklu olarak tutulması hukuk tarihimize kazınmış kara bir leke olarak kalacaktır. Sadece İBB iddianamesi ve/veya davası değil, henüz mensuplarının da maruz kaldığı hukuk dışı muameleler adalete inancı yerle yeksan etmektedir.

Geçtiğimiz günlerde Antalya Fil Festivalinde "En İyi Belgesel" ödülünü kazanan bir belgeselin galasına katıldık. Uzun süredir bu kadar gözyaşı döktüğümü hatırlamıyorum. Döktüğüm gözyaşlarının nedenini şöyle ifade edeyim:

"Roman Gibi" adlı bu belgesel 1900'lü yıllarda yaşanan özgür düşünceye karşı saldırının başka bir cephesini anlatmaktadır. Selanik'te başlayan aşk ve mücadele dolu hayatlarıyla Sabiha ve Zekeriya Sertel, Türkiye'nin zorlu dönemlerinde özgürlük ve demokrasi için savaşan iki gazetecidir.

Velhasıl kelam gördüm ki, medya ile uğraşmak, özgür düşünceye pranga vurmak; tarihi boyunca hep varmış, hâlâ var ve var olmaya devam edecek! Sanıyorum ki özellikle de bu topraklarda… Gözyaşı dökmemin sebebi ise belgeselin içindeki duygusal aşk hikayesi ve yaşananların acı olması değil de; 'Vatan'ımın bir kuşu döngü gibi aynı acılara maruz bırakılması…

Bu toprakların insanları ve Ata'mın bize emanet ettiği bu kıymetli miras, bunları hak etmiyor. Elbette mücadeleye devam edeceğiz, elbette vazgeçmeyeceğiz, elbette o güzel günleri birlikte göreceğiz.

Özgürlükten, özgür düşünceden korkmayınız! Asıl oradan iyi bir şey çıkar; fikirlerin özgür olarak çatışmasıyla ancak gelişme ve kalkınma olacaktır… Ve hatta hakkın yerini bulduğu, adaletin tecelli ettiği aydınlık günler…

Saygılar…