
Kıymetli okurlar, aslında bu ayki yazımda işlemek için çok fazla konu vardı: Mutlak Butlan kararı, çözüm sürecindeki son gelişmeler, Dünya Kupası…
Fakat yazımın konusuna geçtiğimiz günlerde bir sosyal medya hesabında karar verdim. Karşıma “Nihat Genç’in ölüm yıl dönümü” paylaşımı çıktı. Gördüğüm anda kararımı verdim. Yazımın konusu Anadolu’nun çocuğu, Cumhuriyet’in evladı, en haklı ve en öfkeli gazeteci olacaktı.
Ben Nihat Genç’i tanımadan önce gazetecilik ve yazarlık için hep akademik bir dil gerektiğini düşünürdüm. Bana göre bir gazeteci ya da yazar; temiz, anlaşılır ama olabildiğince akademik bir dil kullanmalıydı. Öyle ya, okulda bize öyle öğretilmişti. Ancak Nihat Abi’nin “Veryansın” adlı YouTube kanalı”ndaki “Kurt” isimli yayınlarını izlemeye başladığımda yanıldığımı anladım. Rahmetli, bir tokat gibi vurmuştu yüzüme; eğer halka bir şey anlatmak istiyorsan halk gibi konuşmalıydın.
O, birilerini eleştirirken hiç öyle yan çizmezdi. Eğer FETÖ’cü ise hemen lafa girer, “P*şt.” deyiverirdi. Kimseden korkmazdı. Kavgadan, davadan, dayaktan ya da ölümden… Hiçbir şeye eyvallah demezdi. Bildiğini okurdu.
Onu izledikçe şunu anladım: Türk insanı yıllardır televizyonlardaki süslü, takım elbiseli muhabirler, gazeteciler ve spikerlerle uyutulmuştu. Havalı cümleler, süslü kelimeler değil; Nihat Abi’nin yaptığı gibi kahvede Ahmet Emmi’nin anlayacağı dili kullanmak gerekirdi. Çünkü onun da dediği gibi bu memleketin evlatları; beşli çeteler, mafyalar, rant peşinde koşan siyaset böcekleri değil; dağdaki çoban, tarladaki çiftçi, öğrenci, işçi ve emekçiydi.
Nihat Abi, modern zamanın öfkeli Nasrettin Hocası gibiydi. Bir konuyla ilgili herkesin yaptığı aynı sıkıcı yorumlardan kendisini ayırır, şahsına münhasır üslubuyla adeta her kelimesini kafanıza çakardı. Bazen gözleri dolar, ağlayarak anlatırdı.
Kendisi bana ilham oldu. Gerçekten de şunu anladım; bu memleketin insanına bir şey anlatmak istiyorsan onlardan olacaksın. Kâh küfür edecek, kâh güldürecek, kâh ağlatacaksın…
Gördüm ki süslü kelimeler ve havalı cümleler, sadece kendi egonu şişirmek ve diğer meslektaşlarına, kendine aydın diyen -sözüm ona- yazarlara “Bak, ben ne çok şey biliyorum.” demekmiş. Oysa bu memlekette derdini anlatırken Alp Dağları’na gitmeye, Amerika’ya secde etmeye hiç gerek yokmuş. Bu vatanın evladı dermanını dağlarda, yaylalarda, ovalarda, şehitliklerde ve Anıtkabir’de aramalı. Şan, şöhret ve mal için ruhunu satmamalı!
Hayatımda ilk kez “duayen” denilen bir insan için dua ettim, Allah’a yalvardım; iyileşsin diye. Ama Hak Teâlâ demek ki sevdiği kulunu yanına erken almak istemiş. Bir sene oldu. Artık okuduklarımın ya da dinlediklerimin eski tadı yok. Çünkü o yorumun, o duruşun adı Nihat Genç’ti.
Ruhu şad olsun. Allah bu memlekete yeni Nihat Gençler görmeyi ve Nihat Gençsiz kalmamayı nasip etsin.