
Birder bünyesindeki dördüncü yazımda, geçen ayki yazıda da ifade ettiğim gibi bu sorunun yanıtını aramak istiyorum. Daha doğrusu bu sorunun yanıtını kendi perspektifimden paylaşmak istiyorum. Çünkü biliyorum, bugünün Türkiyesi’nde Türk milliyetçisi olmak her anlamda zorlaşıyor. Yalnızca çözüm süreci ihanetinden dolayı değil, 2007 Ergenekon davasıyla başlayan süreçten bu yana milliyetçi değer ve simgeler düzenli olarak aşındırılıyor.
Türk’ün en temel destanlarından birini alıp terör ile yan yana koyma girişimi buna bağlı olarak Türk Ordusunu Terör ile yan yana getirme süreci tarihte bir daha görülmesi zor cüretkâr bir saldırıydı. Buna bağlı olarak milli simgelerin içinin boşalma sürecini de iddialı bir şekilde başlattı. Süreç hala devam ediyor;
Bir siyasi parti çıkıyor, Türklüğe dair bir şarkıyı lideri adına propaganda şarkısına dönüştürüyor. Türk Ordusuna mensup yeni mezun bir subay, kılıç çatma eylemi gerekçe gösterilerek disiplinsizlik denilerek ordudan atılıyor. Bir öğretmen, bir doktor ya da belki bir çiftçi; özetle ortalama bir Türk vatandaşı bir eylem yapmak istediğinde polisin gösterdiği müsamaha çok daha düşük olurken, terör suçluları konferans ya da konser verip istedikleri gibi konuşabiliyor. Böyle olunca da ortalama Türk genci bazen ister istemez sorguluyor. Şöyle düşünüyor: “Devletin fedakârlığa ihtiyacı olduğunda ‘Türk’e savaş düğündür.’ diyenler, devlete nüfus lazım diyerek (bu arada gerçekten lazım, o ayrı konu) üç çocuk çağrısı yapanlar, o çocuk nasıl bir eğitim alacak, hangi işte çalışacak, hatta sokaklarda rahat yürüyebilecek mi, diye sorduğunda seni ciddiye almıyor. Ciddiye alsın diye sesini yükseltmeye çalışırsan genellikle kaba kuvvetle bastırma yolunu seçiyor. Bunlar olurken ömrünü Türk devletine düşmanlık üzerine bina etmiş (ki tesadüfün böylesi, bu kişi hayatının bir döneminde Türk devletinden maaş bile aldı) biri için binlerce kişi toplanıp özgürlük talep edebiliyor, bununla alakalı konferanslar yapılabiliyor. O zaman tepki ya da öfke, maaşına zam isteyen öğretmene gösterilenin yanında devede kulak kalıyor. En son gerçekleşen öğretmen grevini hatırlarsınız.
Sözün özü, insan olan bazen yoruluyor ve doğal olarak soruyor: Neden ya? “Neden ben hâlâ Türk milliyetçisi olmalıyım?” Türkler üstün ırk olduğu ya da Tanrı’dan aldığı kut için mi? Bağışlayın ama elbette hayır. Bir milletin varoluşu itibarıyla diğerinden üstün olduğunu iddia etmek, her şeyi bir kenara bırakın, Türk milliyetçiliğinin ana iddiasıyla da çelişir. Gökalp bu yüzden 1923 tarihli Türkçülüğün Esasları eserinde “Irk atlarda olur.” diyerek bu konuyu neredeyse tiye almak suretiyle kapatmıştır.
Bu aşamada milliyetçilik hakkında akla ikinci bir soru gelebilir: “O zaman milliyetçilik tamamen modern devlet tarafından yapılmış bir inşa mıdır? İnandığımız her şey yalan mı?” Bunu özellikle yakın dönemde çok duyarsınız. Pek çok kişi milliyetçiliğin 1789 İhtilali ile başlayan süreçte sıfırdan inşa edilmiş ve eğitim yoluyla yaygınlaştırılmış bir tasavvur olduğunu iddia ediyor. Bu konuyla alakalı fikir sahibi olmak isteyen genç okuyucular için İskender Öksüz hocadan Millet ve Milliyetçilik, Anderson’dan Hayali Cemaatler ve Anthony Smith’ten Millî Kimlik eserlerini öneriyorum. Fikriyatımızın temel eserlerine ek olarak, akademik anlamda milliyetçilik üzerine yazılmış kaliteli eserlerdir.
Bu aşamada milliyetçiliğin modern bir yalan olduğu fikri başta kulağa mantıklı geliyor olabilir. Belki de öyledir; ta ki etno-sembolizm kavramı ile tanışıncaya kadar.
Bu kavram, milliyetçiliğin esas olarak modernite öncesinde bir millet içinde zaten var olan simgelerin yeniden üretilerek ve yaygınlaştırılarak ortak kimlik bilincinin sağlamlaştırılmasını esas aldığını savunur. Yani temel kaynak, modernite öncesi dönemin sembolleri, öyküleri ve hikâyeleridir. Yapılan şey ise bunları yeniden hatırlatıp modern anlamda simgeleştirmekten fazlası değildir.
Türk bayrağının hikâyesini ele alalım. Rivayete göre Birinci Kosova Savaşı’nda şehit olan askerlerimizin kanları nehri kan kırmızısına boyar. O gece gökyüzündeki hilal, nehirde yansıyarak bugünkü Türk bayrağının ilk siluetini oluşturur. Olaydan etkilenen Osmanlı tarihçileri, vakanüvisler, bu anlatıyı kayda alır. Yüzyıllar sonra Osmanlı kendisi için yeni bir bayrak oluşturmak istediğinde, Osmanlı arşivlerinde tarama yapan görevliler bu kaydı bulur, etkilenir ve yapılan istişarelerin ardından Türk bayrağı çizilir. Bu bayrak da bazı küçük değişikliklerle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalır.
Türk bayrağının ortaya çıkışına ilişkin en bilinen rivayetlerden biri, Birinci Kosova Savaşı’nın ardından şehitlerin kanına yansıyan hilal ve yıldız görüntüsünün bayrağa ilham verdiğidir. Bu anlatının tarihsel olarak kesin biçimde doğrulanması mümkün değildir. Ancak tam da bu nedenle etno-sembolizm açısından dikkat çekicidir. Çünkü burada önemli olan rivayetin birebir tarihsel doğruluğundan ziyade, yüzyıllar boyunca ortak hafızada yaşayarak bir milletin sembolik dünyasının parçası hâline gelmesidir.
İşte milliyetçiliğin yaptığı tam olarak budur: Kültürel kökü bugüne getirerek onu kimliğin bir parçası hâline getirmek, sana kim olduğunu hatırlatmak. Milliyetçiliğin temel işlevlerinden biri budur. Ama tabii ki tek işlevi değildir.
Bu nedenle milliyetçilik, yalnızca geçmişi anlatan bir tarih dersi değildir; geçmiş ile bugün arasında kurulan canlı bir köprüdür. Bir milleti millet yapan şey yalnızca aynı sınırlar içinde yaşamak değildir. Ortak bir hafızaya, ortak kahramanlara, ortak sembollere ve ortak hikâyelere sahip olmaktır. Çünkü insanlar yalnızca kanunlarla değil, anlam dünyalarıyla da bir arada yaşarlar.
Bunun en güncel örneklerinden biri geçtiğimiz günlerde Dünya Kupası’nda yaşandı. Norveç Millî Takımı, gruptan çıkmayı garantiledikten sonra bütün dünyanın gözleri önünde Viking kürek çekme gösterisi yaptı. Futbolcular ve taraftarlar Viking savaşçılarını sembolize eden ritüellerle sevinçlerini kutladılar. Dünya basını bunu Norveç’in tarihî mirasına yapılan renkli bir gönderme olarak değerlendirdi. Kimse “Neden Vikingleri hatırlatıyorsunuz?” diye sormadı. Kimse bunu çağ dışı bulmadı. Tam tersine, tarihî hafızasını yaşatan bir milletin doğal refleksi olarak görüldü.
Peki aynı dünyada iki yıl önce ne yaşanmıştı?
2024 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Merih Demiral’ın gol sevincinde yaptığı Bozkurt işareti yalnızca UEFA tarafından cezalandırılmadı. Daha da dikkat çekici olanı, Türkiye’nin içinden de bu sembole yönelik yoğun eleştiriler yükseldi. Oysa Bozkurt, Türk kültür tarihinin modern siyasetin çok öncesine uzanan sembollerinden biridir. Elbette her sembol farklı dönemlerde farklı anlamlar yüklenebilir. Ancak tarihî ve kültürel bir sembolü yalnızca güncel siyasetin dar kalıpları içine hapsetmek, o milletin ortak hafızasını da daraltmak anlamına gelir.
İşte etno-sembolizmin anlatmaya çalıştığı tam olarak budur. Norveç’in Vikingleri neyse, Türklerin Bozkurdu da odur. Biri İskandinav dünyasının hafızasında yaşayan tarihî bir semboldür, diğeri Türk kültürünün ortak hafızasında yer etmiş bir simgedir. Birine folklor, diğerine tehdit muamelesi yapılması aynı ölçünün uygulanmadığını göstermektedir. Bu örnek bana milliyetçiliğin neden hâlâ gerekli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Çünkü mesele yalnızca bir işaret, bir bayrak ya da bir sembol değildir. Mesele, bir milletin kendi tarihine hangi özgüvenle bakabildiğidir.
İşte milliyetçiliğin yaptığı tam olarak budur. Kültürel kökü bugüne getirerek kimlikleştirmek, insana kim olduğunu hatırlatmaktır. Milliyetçiliğin temel işlevlerinden biri budur. Ama elbette tek işlevi değildir.
Milliyetçiliğin ilk işlevi millî kültürü ve ortak hafızayı korumaksa, ikinci işlevi de toplumun refahını, huzurunu ve hayat kalitesini daha ileri taşımaktır. Çünkü millet dediğimiz şey yalnızca geçmişten kalan semboller, hikâyeler ve hatıralardan ibaret değildir. Millet aynı zamanda bugün yaşayan insanların toplamıdır.
Bu yüzden milliyetçilik sadece geçmişi korumak değildir; daha iyi bir gelecek için mücadele etmektir.
-Türk çocuklarının daha iyi eğitim almasını istemek de milliyetçiliktir;
-Türk gençlerinin iş bulabilmesini istemek de milliyetçiliktir;
-Türk kadınlarının güven içinde yaşayabilmesini istemek de milliyetçiliktir;
-Engelli vatandaşların şehirlerde rahatça hareket edebilmesini istemek de milliyetçiliktir;
-Çiftçinin üretmeye devam edebilmesini, işçinin emeğinin karşılığını alabilmesini, bilim insanının özgürce çalışabilmesini istemek de milliyetçiliktir.
Çünkü millet, soyut bir kelime değildir. Millet; öğretmendir, doktordur, çiftçidir, işçidir, öğrencidir, askerdir, annedir, babadır, çocuktur.
Dolayısıyla Türk milliyetçiliği yalnızca kriz anlarında hatırlanacak bir refleks olmamalıdır. Savaşta, terörde, sınır güvenliğinde elbette millî duruş önemlidir. Ancak barışta da milletin refahını yükseltmek, huzurunu artırmak ve geleceğini güçlendirmek aynı derecede önemlidir.
Hatta bana göre Türk milliyetçiliğinin bugünkü en büyük sınavlarından biri tam olarak budur: Türk milletini yalnızca savunmak değil, daha iyi yaşatmak.
İşte tam da bu yüzden bugün yaşanan gelişmelere yalnızca günlük siyasetin penceresinden bakamıyorum. Son dönemde yeniden gündeme gelen çözüm süreci tartışmaları da bu nedenle benim açımdan herhangi bir siyasi partinin ya da herhangi bir liderin meselesi değildir.
Çünkü Türk milliyetçiliği, adına rağmen, devleti merkeze koyan bir ideoloji değildir. Devlet elbette kıymetlidir. Güçlü, itibarlı ve adil bir devlet her Türk milliyetçisinin arzusudur. Ancak devleti değerli kılan şey, milliyetçi olduğunu iddia etmesi değil, temsil ettiği millete hizmet edebilmesidir. Devlet, millet için vardır; millet devlet için değil.
Bu yüzden biz milliyetçiliği partiler için yapmıyoruz. Liderler için de yapmıyoruz. Hiçbir siyasi hareket, hiçbir iktidar, hiçbir muhalefet Türk milletinden daha büyük değildir. Liderler gelir geçer, partiler kurulur ve kapanır, ittifaklar değişir. Fakat millet kalır. Kültür kalır. Dil kalır. Ortak hafıza kalır!
Kurtuluş Savaşı’nın bize bıraktığı en önemli miraslardan biri de budur. Anadolu’da verilen mücadele yalnızca bir devleti kurtarma mücadelesi değildi. O devlet zaten fiilen çökmüştü. Verilen mücadele, Türk milletinin kendi kaderini yeniden eline alma mücadelesiydi. Cumhuriyet de bu iradenin kurumsallaşmış hâlidir.
İşte bu yüzden biz, bizi yetiştiren kültürel havzaya karşı sorumluluk hissediyoruz. Gökalp’in kültür anlayışını, Gaspıralı’nın birlik idealini, Atatürk’ün muasır medeniyet hedefini aynı fikrî yürüyüşün parçaları olarak görüyoruz. Korunması gereken değerleri korumak, çağın gerisinde kalan yönlerini geliştirmek ve Türk toplumunu daha ileri taşımak istiyoruz.
Çünkü bizim milliyetçiliğimiz devlet için değil; önce toplum içindir. Hatta onun da ötesinde birey içindir. Türk çocuğunun daha iyi eğitim alabilmesi, Türk gencinin özgürce düşünebilmesi, Türk kadınının güven içinde yaşayabilmesi, Türk bilim insanının dünyayla rekabet edebilmesi ve her vatandaşın onurlu bir hayat sürebilmesi içindir. Muasır medeniyet hedefi de zaten budur. Güçlü devlet, güçlü olduğu için değil; güçlü bir toplumu, özgür bireyleri ve yüksek bir medeniyet seviyesini mümkün kıldığı ölçüde kıymetlidir. Türk milliyetçiliği de bana göre tam olarak bu yürüyüşün adıdır.