20. Asır Türkiye'sinde Dil Girdabı

AnilKara
Anıl Kara
Türkolog
20 Mayıs 2026 7 dk okuma
20. Asır Türkiye'sinde Dil Girdabı
 

Tarih 19 Mayıs 1894… 

Devrin hükümdarı Sultan II. Abdülhamid Han bir ferman buyurur. Kesin bir emri ifade eden bu ferman doğrudan Maarif İdadisine; yani dönemin Milli Eğitim Bakanlığındaki vazifeli ve yetkili bireylerinedir. 

Tarih 6 Ekim 1894… 

Manastır Askeri İdadisi Zühdü Paşa fermana mukabil bir cevap yazar. Bu cevaba göre ferman buyrulan ıslahata lüzum yoktur. Üstelik idadi heyetine göre söz konusu meselede herhangi bir ıslahata da hacet yoktur. 

Bu cevap saltanat temellerinin sarsıntısından öte son derece mühim bir meselenin girdabıdır. Kadim bir ulusun en hassas değerlerininduyarsız mümessillere teslim edilmişliğinin vesikası; ya da çürümekte olan bir yaranın o keskin kokusu… 

Söz konusu ıslahat emrinin hedefi, Türk diliydi. Sultan, Türk dilinde bir değişimin gerekliliğini saptamış ve bunu “ilgili makamlara resmi bir vesika ile iletmişti. Fermanın mahiyetini temsil eden giriş kısmı şöyledir (sadeleştirilmiş hâli): 

“Sözün güzel ve doğru söyleme kâidelerine uygun olabilmesi diğer şartlarla birlikte, alışılmamış kelimelerle söylenmeyişine bağlıdır. Yazı dilinde Arabî ve Farisî kelimelerin hepsi birden kullanılırsa bilinmeyen, alışılmayan birçok kelimeye rastlanmış olur. Mümkün olduğu kadar Türkçe kelimeler kullanılarak açık yazılmış sözler ise meramı ve maksadı tamamıyla anlatır. Böyle sözlerde daha ziyade kolaylık ve akıcılık bulunacağı meydandadır. 

Osmanlı müellifleri maksat ve meramlarının kolayca anlaşılması yoluna gitmeyip ne kadar çok Arabî ve Farisî kelime bildiklerini göstermeği marifet sanmış meselâ lisanımızda “taş sözü varken bunun yerine pek çok kimsenin bilmediği “senk” veya “hacer kelimelerini kullanmayı zarafete daha uygun zannetmişlerdir. 

Bu hal, birçok zararlarıyla birlikte dilimizde mevcut çok sayıda Türkçe kelimenin terkine ve unutulmasına sebep olmuştur.” 

Bu ferman, genel mahiyetiyle halkın yabancı kaldığı kelime ve ifade yığınlarının artması, yazarlar arasında yalnızca hüner gösterisine dönmesinin şuursuzluğu karşısında çıkartılmıştır. Sultan, devrin yazarlarının bilinçsizce işlediği “kallavi Türkçeye karşı; bir çocuğun babacığım” ifadesindeki sadeliğio saf ve masum Türkçeyi meşrulaştırmaktadır; peder-i vâlâ-güherim demek yerine… 

Yine aynı dönemde bir hüner malzemesi olan Fransızca yahut Avrupalılık Diğer adıyla ne fikri ne vicdanı; ne ruhu ne ervahı bizimle yakınlık dahi teşkil etmeyen yeni bir kültürün derme-çatma inşası... Unutulmamalıdır ki dil, kültürün ve kimliğin en kuvvetli mimarlarındandır. Akıl onunla fikrederzihin onunla tasavvur halindedir, vicdan onunla sızılar, dertlerimize ismini veren yine odur. Bu yeni inşa o denli hüviyetimizden ve ahlakımızdan uzaktır ki, gün olacak maziyi mumla aratacaktır. 

  

Tarih 1930’lar… 

 Türk dilinin terbiyesinden geçmemiş, zevk ve ahengine münhasır işlenmemiş birçok kelimenin doğrudan kullanımı, “Öz Türkçe” diye anılacak bir mefhumu doğurmuştu. Peki bir dilin “öz” vasfıyla nitelenmesi ne anlama geliyor? Bir dil hangi akla hizmet “öz” olabilme hürriyetine sahiptir? 

Bu mefhum bizden önce Stalin Rusya’sında kendisini gösterir. Sovyetler tarafından devrin en önde gelen ilim cemiyeti olma çabasındaki Şûra Cumhuriyetleri İlimler Akademisine Rusçayı “Öz Rusça” haline getirmek için neler gerektiğini saptayacak bir vazife verilir. Şûra ciddi tetkikler neticesinde hükümete şu raporu sunar: 

Rusçayı, öz Rusça yapmak mümkündür. Ancak bunun için Rusçada kullanılan kelimelerin yüzde yetmiş beşini terk etmek ve yerlerine yeni kelimeler bulmak gerekir.” 

Stalin, dil konusunda uzman olmayan bir adamdı. Fakat bir milletin dilinin, onun hüviyetini, ahlakını ve maneviyatını teşkil ettiğini bilmek en bilgisizinin dahi ön görebileceği bir sonuçturBu raporun nihayetinde yapılması planlanan bütün ıslahatlardan vazgeçildi. Ancak aynı rapor Sovyet hükümetinin dış politikasına bir rehber oldu. Mademki bir dili, öz dil haline getirmek bu denli kelimenin silinmesine mahal veriyor…” diyen Stalin, bu politikayı daha sonra Türk devletleri üzerinde izledi. 

Gel gelelim Türkiye’ye..Bu hayalin Türkiye Türkçesi üzerindeki etkisi, o yıllarda İsveç Prensine hitaben yazılan şu konuşmada kendisini gösterir: 

Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız. İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir. Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu. 

Altes Ruayâl! 

Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır. Ünlü babanız, yüksek kralınız beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl; sizin, prenses Louise’in, sevimli kızınız Altes Prenses İngrid’in esenliğine, tüzün İsveç ulusunun gönencine içiyorum." 

Neyse ki bu hadisenin Türkiye’deki resmî ilerleyişi kısa sürdü. 1935 yılına gelindiğinde artık dil konusunda daha farklı, daha ılımlı bir yaklaşım sergilendi: “Türkçeleşmiş Türkçe.” 

Özetle bir dilin kudreti bir başka dillerden etkilenmemekte veya “öz” olmakta değildir. Hatta bu, bilinçle işlenmiş bir mahrumiyet; bir eksikliktir. Eğer ki bir dil bünyesine aldığı kelimeyi terbiye eder; millî zevk ve ahenge uygun şekilde işlerse artık o kelimeyi milletine mal etmiş olmakla gerçek kudret sahibidir ki Türkçe tam da böyle bir dildir. Bugün şeft-âlû değil şeftali diyoruz; gul değil “gül” diyoruz; âb- değil “ebru” diyoruz… Şüphe yok ki birçok emsali olan bu kelimeler, Türk’ün millî zevk ve ahenginin çarkları altında ezilmiş ve Türkçeye aidiyet kazanmıştır. Bizlerinse, nice hayal ve tasavvurlarımıza heybelik eden bu kelimelere borcu, onları şuurla işlemektir. 

Hakiki dil, ait olduğu medeniyetin ruhunu, kültür ve iklimini resmetmelidir. Yani hakiki Türkçenin sesinde İstanbul’u duyarsınız. Yerine göre dört iklimin nahifliğini veya çetinliğini, kültüre mal olmuş müziğinin ezgilerini, ahengini duyarsınız. Nasıl ki bir annenin sağlığı, çocuğuna verdiği sütün değerlerine tesir etmektedir; Türkçenin sağlığı da kendi medeniyetinin çocuklarının gelişimi üzerinde ciddi bir önem taşır. Yahya Kemal’in de dediği gibi: “Türkçe ağzımda annemin sütüdür. Veya: 

Baktım, konuşurken daha bir kerre güzeldin 

İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde 

 

İnsan, ancak mana âlemince hayal edebilir. Ne var ki mana âlemlerini yaratan olgu da dildir. Tüm minnet ve mihnetimizi, ayrılıklarımızı, kavgalarımızı ve sevdalarımızı muhayyilemizdeki kelimelerin bize bahşedebildiği kadar yaşarız. Çünkü biz, kelimeler ile düşünür, onlarla hüviyet kazanırız. 

Örmüş seni Türk’ün o güzel sesleri yer yer; 

Hicranları kavgaları sevdaları söyler. 

İklimine sığmış nice bin bir medeniyet! 

Binlerce yılın nağmesi ahengini süsler. 

AnilKara
Anıl Kara

Türkolog