İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde, cinsiyet gözetmeksizin hayatta kalma metodu üreten insanoğlu; bugün kadınların toplumdaki yerini tartıştığımız bir moderniteye(!) evrildi. Son yüzyıl içerisinde; İngiltere’de “Women’s Social and Political Union” Amerika’da “Women’s Liberation Movement” hareketi, Güney Afrika’da “Union Buildings”e yürüyen 20.000 siyahî kadın, Arjantin’de Plaza de Mayo Anneleri, Hindistan’da Sarojini Naidu ve küresel ölçekteki “#MeToo” hareketleri...
Kadınların çalışmasını, üretmesini, yönetmesini, örgütlenmesini ve kendi ayakları üzerinde durmasını bir modern çağ kazanımı olarak anlatıyoruz. Peki ya size bundan yaklaşık sekiz yüz yıl önce Anadolu’da kadınların örgütlendiğini söylesem?
Adları tarihe Bâcıyân-ı Rûm, yani Anadolu Bacıları olarak geçti. 1200’lerin Anadolu Selçuklu Devleti; Moğol istilaları, siyasi parçalanmalar, büyüyen zanaat ve ticaret atmosferinde şekillenirken Anadolu erkekleri, birçok yönden dönemin sendikası diyebileceğimiz Ahilik Teşkilatı’nı kuruyor. Ancak o dönemde dahi Anadolu’nun tek emekçisi erkekler değil. Dokuyan, diken, üreten, yetiştiren kadınlar; Fatma Bacı önderliğinde kendilerine güvence oluşturmak adına, bugün dünyanın ilk kadın örgütlenmelerinden biri diyebileceğimiz Bâcıyân-ı Rûm’u faaliyete geçiriyorlar. Bu teşkilatın varlığından bahseden ünlü Osmanlı tarihçisi Âşıkpaşazâde de Anadolu’daki dört ana gruptan biri olarak Bâcıyân-ı Rûm’u sayarak, bu örgütlenmenin iktisadi, askerî ve sosyal gücünden bizleri haberdar ediyor.
Ahi teşkilatının erkek esnafı organize etmesi gibi "İşine, eşine, aşına sahip ol." felsefesine sahip Bâcıyân-ı Rûm da kadınları üretim sürecine dâhil eden; özellikle dokumacılık, kilimcilik, örgücülük, ip eğirme ve keçe imalatı gibi alanlarda faaliyet gösteren bir topluluktur. Kimsesiz, dul ve muhtaç kadınları koruma altına almış; onlara hem mesleki hem de dinî eğitim verilmesini mümkün kılmışlardır. Ayrıca yalnızca ekonomik ve sosyal alanlarda değil, askerî alanda da etkinlik göstermişlerdir. Moğol istilaları döneminde -örneğin Kayseri savunmasında- bizzat silahlanarak savaşmış ve bir Türk kadınına yaraşır biçimde şehirlerin müdafaasında şehadeti tatmışlardır.
Orta Çağ denildiğinde zihnimizde çoğu zaman kadınların görünmediği bir dünya canlanır. Oysa 13. yüzyıl Anadolu’sunda kadınlar, kendi adlarıyla anılan köklü bir toplumsal örgütlenmenin parçasıydı. Bugün “kadın dayanışması”, “kadın kooperatifi”, “mesleki eğitim” dediğimiz kavramların yüzyıllar öncesindeki karşılıklarını Anadolu’nun ilk örgütlenen kadınlarında görmek mümkün. Onlar belki de “ilk” kelimesinden daha derin bir anlam taşıyan “öncü” kadınlardı.
Bâcıyân-ı Rûm’un bize bıraktığı miras tam olarak burada yatıyor. Kadın; üniversitede, fabrikada, laboratuvarda, mecliste, mahkemede, dünyanın herhangi bir yerinde ve mesleğinde; toplumun hafızasını taşıyan, bilgiyi kuşaktan kuşağa aktaran, kriz zamanlarında aileyi ve toplumu ayakta tutan, geleceğin insanını yetiştiren büyük bir toplumsal güçtür. Bugün kadın haklarından söz ederken tarihi yalnızca son birkaç yüzyıl üzerinden okumak kolayımıza geliyor. Bâcıyân-ı Rûm bize, kadının topluma sonradan eklenmiş bir unsur olmadığını hatırlatmalı. Kadın zaten vardı; üretiyordu, öğreniyordu, öğretiyordu, örgütleniyordu ve kadın var olacak; üretecek, öğrenecek, öğretecek, örgütlenecek.