Son yıllarda siyaset giderek daha fazla kimlikler üzerinden okunur hale geldi. İnsanların ne düşündüğünden çok, “kim olduğu” tartışılır oldu. Bu durum ilk bakışta temsil çeşitliliği gibi görünse de, uzun vadede toplumsal ayrışmayı derinleştirme riski taşıyor.
Kimlik siyaseti dediğimiz şey, bireylerin siyasi tercihlerini etnik, dini, kültürel ya da yaşam tarzı aidiyetleri üzerinden yapmasıdır. Bu, demokratik sistemlerde tamamen yabancı bir durum değildir. Ancak sorun, kimliğin siyasal tartışmanın merkezine yerleşmesiyle başlar. Çünkü siyaset fikir alanından çıkıp “biz ve onlar” ayrımına sıkıştığında, toplumun ortak dili zayıflar. Bir noktadan sonra farklılıklar zenginlik olmaktan çıkar, mesafe üretmeye başlar. İnsanlar aynı ülkede yaşasa bile birbirini “farklı düşünen vatandaş” olarak değil, “karşı taraf” olarak görmeye başlayabilir. Bu da sadece siyaseti değil, gündelik hayatı da etkiler; güven duygusu azalır, sosyal ilişkiler sertleşir.
Sosyal medya bu süreci daha da hızlandırır. Herkes kendi düşüncesine yakın içeriklerle çevrilir, farklı görüşler ise ya görünmez hale gelir ya da tehdit gibi algılanır. Ortak zemin giderek daralır.
Tam da bu noktada Türkiye’nin tarihsel tecrübesi önemli bir hatırlatma yapar. Cumhuriyet, farklı kimliklerin bir arada yaşayabileceği ortak bir yurttaşlık zemini kurma iddiası üzerine inşa edilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu en temel yaklaşım, ayrıştırıcı kimlikler yerine ortak vatandaşlık bilincini güçlendirmek olmuştur. Bu fikir, farklılıkları yok saymak değil; onları aynı siyasi çatı altında eşit yurttaşlık temelinde bir arada tutma hedefidir.
Bugün yaşanan tartışmalara bu açıdan bakıldığında, mesele sadece siyasi görüş farklılığı değildir. Asıl mesele, ortak yaşam iradesinin zayıflayıp zayıflamadığıdır. Eğer siyaset tamamen kimlikler üzerinden yürürse, Cumhuriyet’in en kritik dayanaklarından biri olan “ortak yurttaşlık zemini” de aşınmaya başlar. Oysa güçlü bir toplum, herkesin aynı düşündüğü bir toplum değildir. Güçlü toplum, farklılıkların birbirini tehdit olarak görmeden aynı çatı altında yaşayabildiği toplumdur. Cumhuriyet fikrinin özü de tam olarak budur: Farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onları ortak bir hukuk ve vatandaşlık bilinci içinde birleştirmek.
Bugün belki de en önemli ihtiyaç, bu ortak zemini yeniden hatırlamaktır. Çünkü “biz ve onlar” dili güçlendikçe, “biz” duygusu da zayıflar. Ve bir toplum, en çok ortak “biz” duygusunu kaybettiğinde yorulur.