Bir zamanlar Türkiye’de aile yalnızca bir soy bağı değildi; aynı zamanda bir güvenlik şemsiyesiydi. Aynı sofrada üç kuşak oturur, birinin derdi herkesin derdi sayılırdı. Bugün ise aynı şehirde yaşayan kardeşler aylarca görüşemiyor, bayram ziyaretleri birkaç saate sıkışıyor, kalabalıklaşan şehirlerimizde insan ilişkileri daralıyor. Peki ne oldu?
Türkiye son yarım yüzyılda büyük bir dönüşüm yaşadı. 1950’lerde nüfusun çoğu kırsalda yaşarken bugün nüfusun %75’ten fazlası şehirlerde yaşıyor. Köyün dayanışmacı yapısından, metropollerin anonim hayatına geçtik. Bu değişimi yıllar önce Ferdinand Tönnies “cemaatten cemiyete geçiş” olarak tarif etmişti. Yani yüz yüze, sıcak, zorunlu bağların yerini; sözleşmeye dayalı, mesafeli ve daha bireysel ilişkiler alacaktı. Türkiye de tam olarak bu süreci yaşıyor.
Aile yapımız da değişti. TÜİK verileri ortalama hane halkı büyüklüğünün 4 kişiden 3,1–3,2 seviyelerine gerilediğini gösteriyor. Doğurganlık oranı ise 2,1’in altına düştü. Daha az çocuk, daha az kuzen, daha dar akraba çevresi demek. Geniş aileden çekirdek aileye; oradan da tek kişilik hanelere doğru bir gidiş var. Fakat mesele sadece sayı değil, ekonomi de…
Ekonomi insanı dönüştürüyor. Büyük şehirlerde kira, ulaşım ve yaşam maliyetleri arttıkça insanlar daha çok çalışıyor, daha az sosyalleşiyor. Çift gelirli aile modeli yaygınlaşıyor. Eve yorgun dönen bir çiftin akraba ziyareti için enerjisi kalmıyor. Modern kapitalizmin bireyi performans odaklı bir aktöre dönüştürdüğünü söyleyen Max Weber, aslında bugünü tarif ediyordu: “Başarı bireysel, sorumluluk bireysel, risk bireysel…”
Kadınların eğitim ve iş gücüne katılımındaki artış ise kuşkusuz toplumsal bir ilerlemedir. Ancak bu durum aile yapısını da yeniden şekillendiriyor. Evlilik yaşı yükseliyor, çocuk sayısı azalıyor. Aile artık ekonomik bir zorunluluk değil; daha çok bir tercih gibi duruyor.
Bir başka kırılma noktası ise dijitalleşmedir. Türkiye’de internet kullanım oranı %85’in üzerinde… Sosyal medya milyonları ekran başında bir araya getiriyor ama aynı sofrada buluşturamıyor. Mesajlaşma uygulamaları, yüz yüze sohbetin yerini tutmuyor. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” dediği şey tam da bu: İlişkiler var ama kalıcı değil; bağlantı var ama bağ zayıf!
Elbette bu dönüşümü yalnızca “çözülme” olarak görmek doğru değil. Bireyselleşme aynı zamanda özgürleşme demektir. İnsanların kendi hayatlarına dair daha fazla söz sahibi olması, geleneksel baskıların azalması önemli kazanımlardır. Ancak özgürlük arttıkça dayanışmanın zayıflaması, üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir kanımca.
Bana kalırsa Türkiye bugün iki duygu arasında sıkışmış durumda: Bir yanda geleneksel bağlılık kültürü, diğer yanda modern bireysel yaşam arzusu. Ne tamamen eskiye dönebiliriz ne de bağsız bir toplum olarak sağlıklı kalabiliriz. Belki de asıl soru şu: Bireyselleşirken birbirimizi kaybetmeden nasıl yaşayacağız? Kalabalık şehirlerde yalnızlaşmamak için yeni dayanışma biçimlerine ihtiyacımız var. Çünkü insan, en modern çağda bile, hâlâ bir başkasına yaslanma ihtiyacı duyan bir varlıktır. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan modern insan için artık kan bağı kadar gönül bağı da önem taşıyor. Tam da bu noktada, ortak fikirler etrafında kurulan cemiyetler yeni bir dayanışma zemini hâline geliyor. İnsan yalnızca aynı apartmanda yaşadığı insanlarla değil; aynı ideale inandığı, aynı kaygıları taşıdığı insanlarla da bir aidiyet kuruyor. Bugün birçok genç için dostluk, kardeşlik ve dayanışma artık sadece akrabalık ilişkileri içinde değil; birlikte yürüdüğü dava arkadaşlıklarında anlam buluyor. Çünkü modern hayatın hızında insanı ayakta tutan şey, yalnız olmadığını hissetmektir. Bu yüzden cemiyet fikri hâlâ kıymetlidir.
Birlik ve İlerleme Düşünce Derneği yalnızca bir dernek değil; ortak ülküler etrafında birleşen insanların oluşturduğu bir yol kardeşliğidir. Aynı masada muhabbet eden, aynı davaya omuz veren, sevinci de yükü de paylaşan insanların kurduğu manevi bir ailedir. Modern dünyanın bireyselleştirdiği insanı yeniden bir “biz” duygusunda buluşturan şey de tam olarak budur.
Belki de geleceğin Türkiye’sinde dayanışma; yalnızca aynı soyadını taşıyanlar arasında değil, aynı ideale gönül verenler arasında yeniden yükselecektir. Çünkü insan, hangi çağda yaşarsa yaşasın, ait olduğu bir yuva aramaya devam eder.