Bugünlerde Giresun’da yaşananları yalnızca bir “çevre tartışması” olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü mesele birkaç ağacın kesilmesinden, birkaç maden ruhsatından ya da teknik raporlardan ibaret değildir. Bugün Karadeniz’de yaşanan şey, doğrudan doğruya memleket meselesidir. Toprağın kimden yana olduğunun, devletin kimi koruduğunun ve milletin ne kadar sahipsiz bırakıldığının meselesidir.
Karadeniz’in dağları yıllardır çeşitli projelerin hedefinde… Dün HES adı altında dereler zincire vuruldu, bugün ise maden sahalarıyla ormanların kalbine giriliyor. Her seferinde aynı sözcükler kullanılıyor: Kalkınma, yatırım, istihdam, ülke ekonomisi… Fakat ne hikmetse bu kalkınmanın bedelini hep aynı insanlar ödüyor. Köylü ödüyor, üretici ödüyor, doğduğu toprağı terk etmek istemeyen insanlar ödüyor.
Bugün Giresun’un büyük bir kısmı maden sahası ilan edilirken mesele yalnızca doğanın zarar görmesi değildir. Asıl mesele, bu ülkenin kendi öz evlatlarının yaşam alanlarını gözden çıkarabilecek bir anlayışa teslim edilmesidir. Çünkü bir memleketin toprağına yalnızca ekonomik değer üzerinden bakmaya başladığınız anda, orada artık millet fikri zayıflamaya başlar. Toprak yalnızca para eden bir meta hâline gelir. Oysa bizim için toprak; hafızadır, kimliktir, aidiyettir.
Karadeniz dediğiniz yer yalnızca kartpostallık manzaralardan oluşmaz. O dağların her yamacında nesillerin emeği vardır. Sabah ezanıyla birlikte bahçeye çıkan insanlar vardır. Yağmurun altında çalışmaktan beli bükülmüş analar, çocuklarını okutabilmek için yıllarını toprağa vermiş babalar vardır. Fındık burada yalnızca bir tarım ürünü değildir; bir hayat biçimidir. Karadeniz insanının sabrıdır, direncidir, namusuyla ayakta kalma mücadelesidir.
Şimdi bütün bunlar birkaç şirket daha fazla kazansın diye tehdit altında bırakılıyor ve toplumdan beklenen şey sessizlik... Çünkü yıllardır bu ülkede şu anlayış hâkim: “Eğer Anadolu’daki insanlar doğrudan ses çıkarmıyorsa, onların toprağı üzerinde her şey yapılabilir! Nasıl olsa unutulur.” deniliyor. “Nasıl olsa alışırlar.” deniliyor. Oysa unutulan her dereyle birlikte bu ülkenin hafızasından bir parça daha kopuyor.
Geçtiğimiz günlerde Akbelen’de yaşananlarla bugün Karadeniz’de yaşananlar arasında aslında büyük bir fark yok. Yöntem değişmiyor. Önce doğa “yatırım” adı altında feda ediliyor, ardından itiraz eden insanlar dışlanıyor. Sonra bütün bu süreç “ülke menfaati” söylemiyle meşrulaştırılıyor. Oysa bir ülkenin menfaati, kendi köylüsünü toprağından koparmakta olamaz. Kendi insanını göçe zorlayan bir anlayışın millî olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bugün Türkiye’de en büyük sorunlardan biri de budur. Milliyetçilik kavramı yıllardır yalnızca sloganlara sıkıştırıldı. Bayrak sevgisi ile toprağa sahip çıkma bilinci birbirinden koparıldı. Oysa Türk milliyetçiliği dediğiniz şey yalnızca kürsülerde yüksek sesle konuşmak değildir. Türk milliyetçiliği; Türk köylüsünü şirketlerin insafına bırakmamaktır. Anadolu’nun üreticisini korumaktır. Bu ülkenin dağını, taşını, deresini ve ormanını “rant alanı” olarak gören zihniyete karşı çıkmaktır.
Çünkü vatan dediğimiz şey yalnızca sınır çizgilerinden ibaret değildir. Vatan; uğruna emek verilen, ekmek kazanılan, çocuk büyütülen her karış topraktır. Eğer siz kendi toprağınızı koruyamazsanız, bir süre sonra o toprak üzerinde söz söyleme hakkınızı da kaybetmeye başlarsınız. Bugün şirketlere teslim edilen doğa, yarın milletin iradesinin de nasıl kolayca gözden çıkarılabileceğinin habercisidir.
Karadeniz insanı yıllardır sabırlıdır. Çalışır, üretir, çok konuşmaz. Belki de tam bu yüzden yıllarca en kolay gözden çıkarılan bölgelerden biri oldu. Ama artık yeni bir dönem başlıyor. Çünkü bu ülkenin gençleri sadece izleyen taraf olmak istemiyor. Bugün doğasına sahip çıkan gençler, aslında memleketine sahip çıkıyor. Soruyorlar, sorguluyorlar ve “kalkınma” adı altında önlerine konulan her projeyi sorgusuz kabul etmiyorlar.
Bu yüzden mesele yalnızca çevrecilik değildir. Bu mesele, Türk yurdunun talan edilmesine karşı duyulan vicdani ve millî bir itirazdır. Çünkü doğasını kaybeden bir millet, bir süre sonra hafızasını da kaybeder. Hafızasını kaybeden toplumlar ise yalnızca kalabalık hâline gelir; millet olma vasfını yavaş yavaş yitirir.
Karadeniz’in dağlarında bugün sadece ağaçlar kesilmiyor. Aynı zamanda bir milletin toprağıyla kurduğu bağ sınanıyor ve bu sınavda sessiz kalanlar; yarın köklerini, hafızalarını, topraklarını kaybettiklerinde iş işten geçmiş olacak.