Türkiye ekonomisi son yılların en çelişkili dönemlerinden geçiyor: Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının not görünümünde yaşanan iyileşme beklentileri, güçlü Türk lirası politikasıyla birlikte finansal piyasalarda oluşan görece istikrar, yabancı yatırımcıların yeniden Türkiye’yi radarına alması ve enflasyonda beklenen düşüşe ilişkin iyimser beklentiler bulunuyor. Öte yandan her geçen gün daha da ağırlaşan hayat pahalılığı, çalışan yoksulluğu, üretim kapasitesindeki aşınma, gelir dağılımındaki bozulma ve toplumun geleceğe ilişkin umutlarını kaybetmeye başlaması gibi çok daha derin yapısal sorunlar dikkat çekiyor. Ekonomiye yalnızca döviz kuru veya enflasyon üzerinden bakıldığında ortaya çıkan tablo ilk bakışta olumlu görünebilir. Yaz aylarında enflasyonun baz etkisiyle gerilemesi, baraj doluluk oranlarının artmasının enerji maliyetlerini düşürme potansiyeli, turizm gelirlerindeki artış ve uluslararası finans çevrelerinin Türkiye’ye yönelik daha olumlu değerlendirmeleri, kısa vadede ekonomiye önemli bir nefes alma alanı sağlayabilir. Nitekim piyasalarda istikrar, yatırımcı açısından her zaman önemli bir unsurdur. Demokrasiye ilişkin öngörülebilirlik ile ekonomik istikrarın aynı anda sağlanması, uluslararası sermayenin kararlarında belirleyici rol oynar. Ancak bütün bu olumlu gelişmelerin arkasında gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir gerçek bulunmaktadır. Türkiye bugün klasik anlamda bir bankacılık veya ödemeler dengesi krizinden ziyade, üretim kapasitesinin zayıfladığı ve emeğin giderek yoksullaştığı yapısal bir refah krizi yaşamaktadır. Bu kriz, finansal göstergelerde hemen görülmeyebilir fakat toplumun günlük yaşamında çok daha derin izler bırakmaktadır.
Haziran 2026 itibarıyla açıklanan veriler bu tabloyu açık biçimde ortaya koymaktadır. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı yaklaşık 35 bin 759 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 116 bin 478 TL seviyesine yükselmiştir. Bekâr bir çalışanın yaşayabilmesi için gerekli aylık harcama da 46 bin TL’nin üzerine çıkmıştır. Buna karşın net asgari ücret 28 bin 75 3TL düzeyindedir. Başka bir ifadeyle, tam zamanlı çalışan milyonlarca insan yalnızca yoksulluk sınırının değil, açlık sınırının dahi altında bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu noktada Türkiye ekonomisinin en önemli sorunlarından biri olan “çalışan yoksulluğu” kavramı ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yoksulluk daha çok işsizlikle ilişkilendirilirdi. Bugün ise düzenli işi olan, her gün çalışan ve üretime katkı sağlayan milyonlarca insan, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır. Çalışmak artık tek başına refah üretmemekte; yalnızca yoksulluğu biraz daha erteleyen bir araç hâline gelmektedir. Bu durum sadece sosyal bir mesele değildir. Aynı zamanda ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği açısından da ciddi bir tehdittir. Çünkü gelir dağılımının bozulduğu, orta sınıfın eridiği ve üretimin cazibesini kaybettiği ekonomiler uzun vadede yüksek büyüme performanslarını koruyamazlar.
Türkiye’nin son yıllarda uyguladığı güçlü TL politikası kısa vadede önemli sonuçlar üretmiştir. Döviz piyasalarında oynaklık belirli ölçüde sınırlandırılmış, enflasyon beklentilerinin kontrol altına alınması hedeflenmiş ve yabancı yatırımcı açısından öngörülebilirlik artırılmaya çalışılmıştır. Özellikle son üç yıl boyunca birçok uluslararası yatırımcı, Türkiye’nin kaçınılmaz olarak bir ödemeler dengesi krizine sürükleneceğini ve kur politikasının sürdürülemeyeceğini düşünerek beklemeyi tercih etti. Beklenen senaryo gerçekleşmeyince Türkiye yeniden uluslararası fonların ilgi alanına girmeye başladı. Bu ilginin tek nedeni para politikası değildir. Türkiye’nin jeopolitik konumu da yeniden önem kazanmıştır. Avrupa’nın enerji güvenliği, Orta Koridor’un gelişimi, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’daki jeopolitik gelişmeler, Türkiye’yi yalnızca bölgesel bir aktör değil, aynı zamanda küresel tedarik zincirlerinin önemli bir geçiş merkezi hâline getirme potansiyeli taşımaktadır. Önümüzdeki yıllarda enerji, lojistik ve ticaret koridorlarının yeniden şekillenmesiyle birlikte Türkiye’nin ekonomik öneminin daha da artması mümkündür. Ancak burada temel soru şudur: Türkiye bu yeni jeopolitik fırsatları kendi sanayisini güçlendirmek, yüksek katma değerli üretim yapmak ve teknolojik dönüşümü hızlandırmak için mi kullanacaktır; yoksa yalnızca başka ülkelerin ürettiği malların geçtiği bir ticaret koridoru olarak mı kalacaktır? İşte bu soru, Türkiye’nin önümüzdeki on yılını belirleyecek en önemli ekonomik sorudur.
Çünkü kalıcı refahın kaynağı yalnızca finansal istikrar değildir. Asıl belirleyici olan unsur üretimdir, üretimin niteliğidir, verimliliktir! Yanı sıra teknolojik dönüşümdür, yüksek katma değer oluşturan sanayidir. Yapay zekâ, ileri mühendislik, biyoteknoloji, savunma teknolojileri ve yazılım gibi alanlarda küresel ölçekte rekabet edebilen şirketler oluşturulamayan hiçbir ekonomi, yalnızca kur politikasıyla veya faiz politikasıyla sürdürülebilir kalkınma sağlayamaz. Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu kırılma noktası tam da buradadır. Finansal istikrar ile gerçek kalkınma arasındaki fark giderek büyümektedir. Güçlü bir para politikası, üretim politikasıyla desteklenmediği sürece refah artışı sağlayamaz. Aynı şekilde sosyal yardımlar da üretimin yerine geçemez. Üretmeyen bir ekonomide dağıtılacak refah da giderek azalacaktır. Önümüzdeki süreçte tartışılması gereken temel mesele yalnızca enflasyonun kaç olacağı veya dolar kurunun hangi seviyede kalacağı değildir. Asıl tartışılması gereken konu, Türkiye’nin yeniden üreten, ihracatta yüksek teknolojiye yönelen, emeğin karşılığını aldığı ve gelir dağılımının daha adil olduğu yeni bir kalkınma modelini inşa edip edemeyeceğidir. Çünkü bir ülkenin geleceğini belirleyen yalnızca makroekonomik göstergeler değildir. Toplumun geleceğe duyduğu güven, gençlerin üretime olan inancı ve çalışmanın yeniden refah üreten bir faaliyet hâline gelmesi de en az büyüme rakamları kadar önemlidir.
TÜİK’in yayımladığı son verilere baktığımızda 17,7 milyon yoksul, 4 milyon sosyal yardım alan hane, 8,2 milyon GSS primi devlet tarafından ödenen vatandaş bulunmaktadır. Yoksulluk ve yaşam koşulları araştırmasına göre medyan gelirin %60’ı esas alındığında nüfusun %20,6’sı göreli yoksulluk riski altında bulunmaktadır. Bu oran bugünkü nüfusa uyarlandığında yaklaşık 18 milyon kişiye karşılık gelmektedir. Milyonlarca hane sosyal yardım mekanizmalarından yararlanmakta, milyonlarca vatandaşın Genel Sağlık Sigortası primi devlet tarafından karşılanmaktadır. Bir asgari ücret, dört kişilik bir ailenin sadece temel gıda harcamalarını bile karşılamaya yetmiyor; açlık sınırının sadece yaklaşık %80'ini karşılıyor. Bu, çalışmanın artık bir refah garantisi değil, temel hayatta kalma mücadelesi olduğunu gösteriyor. Asgari ücret, yoksulluk sınırının ise sadece %24,5'ine denk geliyor. Bu uçurum, temel yaşam standartlarını yakalamak için bir ailenin neredeyse 4,1 asgari ücrete ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bu durum, ailelerin birden fazla bireyinin çalışmak zorunda kalmasını ve bunun da toplumsal baskıyı artırmasını tetikliyor. Bu tablo çalışan yoksulluğun ulaştığı boyutu da ortaya koymaktadır.
Vatandaşlık maaşı meselesine gelecek olursak; bugün Türkiye’de tartışılması gereken mesele vatandaşlık maaşı değildir. Mevcut verilere göre, 1-1,5 trilyon-TL gibi devasa bir maliyeti olması beklenen bu projenin, dört kişilik bir ailede iki kişinin çalıştığı ve ortalama 60 bin TL gelir elde ettiği bir senaryoda bile, 100 bin TL'yi aşan yoksulluk sınırını ne kadar telafi edeceği belirsiz. Yani, mevcut yoksulluk ve gelir eşitsizliği sorununun temelinde yatan arz-talep dengesizliği ve üretim yapmama eğilimi ortadayken, vatandaşlık maaşı gibi nakdi destekler, sorunu çözmek yerine, daha derin bir bağımlılık ve mali yükümlülük yaratabilir. Bu tür politikalar, mevcut ekonomik yapıyı dönüştürmeden, geçici bir rahatlama sağlayarak, daha büyük bir mali krize davetiye çıkarabilir. Asıl tartışılması gereken, neden tam zamanlı çalışan milyonlarca insanın yoksulluk sınırının dörtte biri seviyesinde gelir elde ettiğidir. Eğer çalışan insanlar yoksulsa, devletin sürekli yeni sosyal yardım programları geliştirmesi kaçınılmaz hâle gelir. Ancak bu durum, yoksulluğu ortadan kaldırmaz; yalnızca bütçenin yeniden dağıtımı yoluyla erteler. Vatandaşlık maaşı bu açıdan iki farklı yüz taşımaktadır. Birinci yüzü, sosyal devlet anlayışının gereği olarak, gerçekten çalışamayacak durumda olan vatandaşları korumaktır. Buna kimsenin itirazı olamaz. Sosyal devlet, engellisini, yaşlısını, ağır hastasını ve gerçekten gelir elde edemeyen vatandaşını korumak zorundadır. Fakat ikinci yüzü çok daha tehlikelidir. Eğer vatandaşlık maaşı, üretim kapasitesi zayıflayan, çalışanı yoksullaşan ve özel sektörün yatırım iştahını kaybettiği bir ekonomide kalıcı bir gelir politikası hâline dönüşürse, devlet üretimin yerine transfer ekonomisini koymuş olur. Böyle bir model başlangıçta sosyal barışı sağlayabilir; ancak uzun vadede üretim motivasyonunu azaltır, kamu maliyesi üzerinde ağır yük oluşturur ve enflasyon baskısını artırır.
Tüm bu ekonomik analizlerin ötesinde, halkta Türk toplumunun daha derin bir çukura gömüldüğü, yarınlara ilişkin bütün ümitlerini kaybettiği endişesi hâkim. Mevcut iktidarla ekonomiyi canlandırmanın imkânsız olduğu düşüncesi yaygın. Türkiye'nin 1,3 trilyon dolarlık milli gelirinden (bu yıl 1,8 trilyon dolar hedefleniyor) sadece %10'luk dar bir kesimin faydalanması, toplumsal adaletsizliği ve derin bir umutsuzluğu gözler önüne seriyor. Bir ülkenin başarısı, kaç kişiye vatandaşlık maaşı verdiğiyle değil; kaç vatandaşının aldığı maaşla devlete ihtiyaç duymadan onurlu bir hayat yaşayabildiğiyle ölçülür.
Türkiye'nin bir yol ayrımında olduğu açıktır. Ya üretim odaklı, adil gelir dağılımını gözeten, "vatandaşlık maaşı" gibi popülist vaatler yerine yapısal sorunlara çözüm üreten, sosyal devlet ilkesini gerçek anlamda uygulayan bir ekonomik model benimsenmeli; ya da "çalışan yoksulluğu"nun derinleştiği, toplumun umutlarının azaldığı, "engin kaynakların fakir bekçisi" olunan bir geleceğe hazır olunmalı!