Türkiye Güçlü Merkez Olabilir mi, Yoksa Yine Bir Geçiş Hikayesi mi Yazıyoruz?

MiriKalem
Miri Kalem
20 Mayıs 2026 5 dk okuma
Türkiye Güçlü Merkez Olabilir mi, Yoksa Yine Bir Geçiş Hikayesi mi Yazıyoruz?

TÜRKİYE GÜÇLÜ MERKEZ OLABİLİR Mİ, YOKSA YİNE BİR GEÇİŞ HİKÂYESİ Mİ YAZIYORUZ? 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan “Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı”, ilk bakışta iddialı bir vizyon metni gibi duruyor. Vergi teşvikleri, döviz kazandırıcı faaliyetlere destekler, imalatçı ve ihracatçıya sağlanan kolaylıklar… Hepsi kâğıt üzerinde rasyonel ancak mesele, bu programın ne söylediğinden çok, neyi örtmeye çalıştığında düğümleniyor. Çünkü Türkiye’nin temel ekonomik sıkıntısı, kısa vadeli araçlarla çözülebilecek türden gibi görünmüyor. 

Önce şu soruyla başlayalım: Bu bir seçim ekonomisi hamlesi mi? Açık konuşmak gerekirse, henüz değil. Ama bu, onun altyapısının kurulmadığı anlamına da gelmiyor. Daha çok, yaklaşan risklere karşı ön alıcı bir refleks gibi görünüyor. İran savaşı nedeniyle gelecek dönemde enerji maliyetlerinin ve dış ticaret açığının kronik hale geldiği bir denklemde, iktidarın döviz girişini artırmaya yönelik adımlar atması şaşırtıcı olmasa gerek. Burada devreye giren en kritik araçlardan biri ise “varlık barışı.” 

Varlık barışı, teoride hızlı sermaye girişini sağlayan pratik bir enstrüman... Kısa vadede cari açığı finanse eder, piyasaya likidite verir, nefes aldırır. Ancak bu mekanizmanın bir de görünmeyen yüzü var: Kaynağı belirsiz fonların sisteme dâhil edilmesi, sadece ekonomik açıdan bakılmaksızın ahlaki ve hukuki bir tartışmayı da beraberinde getirir. Türkiye daha önce bu deneyimi yaşadı; gri listeye girdi, çıkmak için ciddi çaba harcadı. Şimdi aynı yönteme yeniden sarılmak, geçmişin risklerini yeniden davet etmek anlamına geliyor. Üstelik bu durum, toplumda adalet duygusunu da zedeliyor. Vergisini düzenli ödeyenle, kaynağı belirsiz servetini sisteme sokan arasında farkın silikleştiği bir düzende, ekonomik güven azalır, huzursuzluk büyür. Diğer tarafta ise farklı bir beklenti var: Körfez’den, özellikle Dubai merkezli finansal yapılardan Türkiye’ye doğru bir sermaye kayması... Bu ihtimal gerçekçi midir? Evet, belirli ölçüde gerçekçidir. Ancak şu kritik soruyu sormadan ilerleyemeyiz: Bu sermaye neden Türkiye’yi tercih etsin? Cevap, yalnızca vergi avantajlarında saklı görünmüyor. 

Bugün küresel yatırımcı için en önemli başlıkların başında hukukun öngörülebilirliği geliyor. Örneğin BlackRock CEO’su Larry Fink gibi isimlerin ziyaretleri, Türkiye’ye ilginin tamamen kaybolmadığını gösteriyor. Ancak ilgi ile yatırım arasında ciddi bir mesafe var. Bu mesafeyi kapatan unsur vergi indirimi yerine güven duygusu olmalı. Türkiye’de ticari davaların uzunluğu, yargı bağımsızlığına dair soru işaretleri ve zaman zaman keyfi uygulamalar, yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor. Nitekim geçmişte Volkswagen gibi devlerin yatırım planlarından vazgeçmesi ya da Çinli üreticilerin mesafeli durması, yalnızca ekonomik gerekçelerle açıklanamıyor. Bu noktada şu çelişki daha görünür hale geliyor. İki yıl önce “üretim üssü” olmayı konuşan Türkiye, bugün “finans merkezi” olmayı hedefliyor. Bu bir stratejik dönüşüm mü, yoksa konjonktürel bir savrulma mı? Eğer ortada uzun vadeli, tutarlı bir kalkınma perspektifi yoksa her yeni açıklama bir öncekinin alternatifi gibi algılanır. Bu da güveni zedeler. Oysa Türkiye’nin potansiyeli, günü kurtaran politikaların çok ötesinde olmalıdır. Enerji koridorları, lojistik avantajlar, bölgesel ticaret hatları… Basra’dan Ceyhan’a uzanan boru hatları, Orta Doğu’dan Anadolu’ya bağlanacak demiryolu projeleri, Transkafkasya hattı… Bunlar gerçek, somut ve sürdürülebilir fırsatlar. Bir de gözümüzün önünde duran ama yeterince değerlendirilemeyen bir alan var: Turizm... 

Göbeklitepe gibi dünya tarihini yeniden yazdıran bir mirasın etrafında onlarca benzer potansiyel varken, burayı küresel bir çekim merkezine dönüştürememek, yalnızca ekonomik bir sorun anlamı taşımıyor; aynı zamanda vizyon sorununa işaret ediyor. “Bacasız sanayi” dediğimiz turizm, doğru planlandığında döviz sorununa kalıcı katkı sağlayabilecek nadir alanlardan biri. Tüm bu seçenekler özelinde asıl mesele şu soruda kilitleniyor: Türkiye ne olmak istiyor? Bir vergi cenneti mi? Bir üretim üssü mü? Bir finans merkezi mi? Yoksa bunların ötesinde kendi modelini kuran bir güç mü? Dubai örneği sıkça veriliyor. Ancak Dubai yalnızca düşük vergiler sayesinde öne çıkmıyor; kendine özgü hukuk sistemi ve yatırımcıya sunduğu ayrıcalıklı alanlarla öne çıkıyor. Türkiye ise çok daha köklü, çok daha derin bir devlet geleneğine sahip. Bu nedenle kıyaslama yapılacaksa çıta daha yukarı konulmalı.  

Sonuç olarak açıklanan program, kısa vadede piyasaya bir hareket getirebilir. İhracatçıya sağlanan vergi avantajları, reel sektöre nefes aldırabilir. Ancak bu adımlar, yapısal sorunları çözmediği sürece kalıcı etki yaratmaz. Ekonomide asıl belirleyici olan şey, teşvikten öte öngörülebilirliktir. Öngörülebilirlik ise yalnızca ekonomi politikalarıyla sınırlı kalmaz;  hukukla, kurumlarla ve yönetim anlayışıyla inşa edilir. Eğer bu temel sağlanmazsa Türkiye yine aynı döngünün içinde kalır. Kriz anında hızlı çözümler, kısa vadeli rahatlama ve ardından daha derin bir belirsizlik. 

Güçlü merkez olmak, sadece sermaye çekmekle olmaz. Asıl mesele güven inşa edebilmektir.  Geri kalan her şey geçici bir hikâyeden ibaret kalır.