Küreselleştik – Asimetrik Sermayenin Gerçek Yüzü

Salih Burak Demirkaya
Salih Burak Demirkaya
Finans Danışmanı
15 Aralık 2025 6 dk okuma
Küreselleştik – Asimetrik Sermayenin Gerçek Yüzü

Sanayi Devrimi ile başlayan ve günümüzde "bilgi çağı" teknolojilerinin belirleyici olduğu yeni dönemde, dünyada mal ve sermaye hareketlerinin akıl almaz bir hızla ilerlediğini görmekteyiz. Küreselleşme olgusunu açıklarken binlerce tanım arasından sübjektif bir seçki yapmak zorunluluk. Kanımca küreselleşme; ekonomik, sosyal ve kültürel süreçlerin iç içe geçtiği, baskı ve zorlamalarla yaratılan farklılıkların aynı anda yaşandığı bir bütünlük olarak düşünülebilir.

Küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu olarak çokuluslu şirketlerin yükselişi görülmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki bu şirketlerin de bir maliki, yani bir milliyeti vardır. Önemli olan, bu çokuluslu şirketlerin bulundukları ülkelerde elde ettikleri gelirleri nasıl değerlendirdikleridir. Uluslararası raporlamalar, elde edilen gelirlerin yaklaşık yüzde 70'inin şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelere aktarıldığını göstermektedir. Bu durumda yatırım yapılan ülkede kalan pay yalnızca yüzde 30'dur. Yani söz konusu ülke, sermaye açısından yalnızca "yüzde 30 oranında küreselleşmiş" görünmektedir. Buna ek olarak, yatırım çektikleri ülkelere moral vermek adına "Gelişmekte Olan Ülkeler" gibi kavramların literatüre sokulması, bu süreçlerin bir tür meşruiyet aracına dönüştüğünü göstermektedir. Ancak kimin, nasıl ve ne yönde "gelişeceği" hâlâ tartışmalıdır.

Sermaye akışı alan ülkelerin siyasi otoritelerine büyük sorumluluk düşmektedir. Genel eğilimin doğrudan yatırımdan ziyade hızla girip çıkan sıcak para şeklinde olduğu düşünülürse, kriz dönemlerinde bu fonların ani çıkışı sığ piyasalara daha da zarar vermekte ve kırılganlığı artırmaktadır. Bu nedenle esas hedef, yabancı sermayenin doğrudan yatırıma yönelmesini sağlayacak hukuki ve kurumsal altyapıyı oluşturmak, en önemlisi de istikrarlı bir ekonomik ve siyasi ortam tesis etmektir. Böylece doğrudan yatırımlar artacak; sermaye birikimine katkı sağlanacak, teknoloji ve know-how transferi gerçekleşecek ve rekabet daha sağlıklı işleyecektir. Küreselleşmenin emek piyasasında yol açtığı ücret farklılıklarını dengeleme ihtimali ise ayrı bir önem taşımaktadır.

Tüm bunları gerçekleştirebilmek için ülkedeki tekellerin kaldırılması, piyasaların tam anlamıyla serbest işleyişine kavuşturulması, özellikle ağır işleyen bürokrasinin ve devletin faaliyet alanının daraltılması, rekabeti artıracak düzenlemelerin yapılması ve ithalata konulan gümrük vergilerinin azaltılması ya da kaldırılması gerekmektedir.

Ancak içerisinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında cari açığı ve enflasyonu aynı anda baskılamaya çalışırken, söz konusu serbestleşme adımlarının atılması kaçınılmaz olarak yeni kırılganlıklar yaratacaktır. Çünkü küreselleşmenin belirleyici aktörü olan sermaye, "serbestleşmiş" piyasalarda her zaman en zayıf halkayı hedef alma eğilimindedir. Yüksek faiz ve kısa vadeli kazanç imkânı sunan ülkeler bir anda cazibe merkezi hâline gelirken, aynı hızla terk edilme riskini de taşır. Dolayısıyla gelişmekte olduğu iddia edilen ekonomiler, yapısal dönüşümler gerçekleştirilmeden küresel sermayeye açıldıklarında, ulusal politikaların belirleme yetisini giderek yitirmekte ve dış şoklara karşı savunmasız kalmaktadır. Bu nedenle küreselleşme, söylendiği gibi tüm ülkeler eşit bir düzleme taşınamakta; aksine güçlü ekonomilerin çıkarlarını tahkim eden, zayıf ekonomileri ise daha bağımlı hâle getiren asimetrik bir süreç olarak işlemektedir.

Merak ediyorum; "gelişmekte olan ülkeler" tanımının gölgesinden sıyrılıp da gelişmiş ülke kategorisine dâhil olacak yeni bir ülke çıkacak mı? Yoksa bu ülkeler yıllara sâri bir patinaj içinde, aynı kavramsal döngünün içinde zikzak çizmeye devam mı edecekler? Küreselleşme üzerine ilk yazımı 2004 yılında Dünya Gazetesi'nde kaleme almıştım; aradan geçen yirmi yıla rağmen hâlâ gelişmiş ülke kategorisine gerçek anlamda sıçrayabilen yeni bir örnek görmedim. Bugün gelişmiş ülke olarak tanımlanan devletlerin ortak özelliklerine baktığımızda, ya çok güçlü bir askerî kapasiteye sahip olup başka ülkelere tasallut etme imkânını elinde bulundurduklarını ya da bu askerî gücün sağladığı güvenlik şemsiyesi altında nispeten düşük savunma harcamalarıyla refahını sürdürebilen ülkeler olduklarını görüyoruz. Nitekim Trump döneminde ABD yönetiminin NATO ülkelerinin savunma katkı paylarını iki katına çıkarmalarını talep etmesi, özellikle bu ikinci kategoriye giren ülkelerin bugüne dek hangi konfor alanında yaşadıklarını açıkça ortaya koymuştur.

Şimdi benzer bir kırılmanın çokuluslu şirketler üzerinden yaşanacağı bir dönemin arifesindeyiz. ABD'nin öncülüğünde gündeme gelen, vergi cennetleri ya da düşük vergi rejimli ülkelerde konuşlanmış binlerce küresel firmaya yönelik "asgari küresel vergi" uygulaması, yalnızca mali bir düzenleme değildir; aynı zamanda küreselleşmenin yönünü yeniden tayin edecek bir güç hamlesidir. Bu adım, çokuluslu şirketlerin operasyonlarını gözden geçirmesine, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki düşük vergi avantajı temelinde şekillenen üretim ve yatırım stratejilerinin yeniden masaya yatırılmasına yol açacaktır. Dolayısıyla küresel sermayeyi çeken ülkeler için yeni bir sınav başlamak üzeredir; zira artık ucuz işgücü ve düşük vergi kombinasyonu tek başına rekabet avantajı yaratmayacak, kurumsal kapasite, hukuki güvenlik, teknolojik altyapı ve politik istikrar çok daha belirleyici hâle gelecektir.

Sonuç olarak küreselleşme, yüzeyde serbest ticaret, karşılıklı bağımlılık ve refah artışı gibi kavramlarla sunulsa da gerçekte uluslararası sermaye akımlarının belirlediği bir güç dağılımını temsil etmektedir. Bu yapı içerisinde ülkelerin kaderi, kendi iç dinamiklerini ne ölçüde güçlendirebildiklerine ve küresel sermaye ile nasıl bir ilişki kurduklarına bağlıdır. Eğer ulusal ekonomi üretim kapasitesini, teknolojik altyapısını ve kurumsal istikrarını tesis edemezse, küreselleşme yalnızca dışa açılma değil, aynı zamanda dışa bağımlı hâle gelme süreci olarak işletilecektir. Dolayısıyla küreselleşmek kendi içinde nötr bir kavram değildir; nasıl ve hangi koşullarda küreselleştiğiniz belirleyici olandır. Aksi hâlde küreselleşme, bir kalkınma fırsatından çok, derinleşen ekonomik kırılganlıkların ve siyasi bağımlılıkların adı olmaya devam edecektir.

Salih Burak Demirkaya
Salih Burak Demirkaya

Finans Danışmanı