Türkiye'de Sosyal Adalet Mali Disiplin ve Popülizm Kıskacında Emeklilik ve Vergi Sisteminin Yapısal Açmazları

MiriKalem
Miri Kalem
15 Şubat 2026 10 dk okuma
Türkiye'de Sosyal Adalet Mali Disiplin ve Popülizm Kıskacında Emeklilik ve Vergi Sisteminin Yapısal Açmazları

ÖZET

Türkiye'de ekonomi politikası tartışmaları son yıllarda büyük ölçüde emekli maaşları ve asgari ücret artışları etrafında yoğunlaşmıştır. Yüksek enflasyon ortamında bu başlıkların toplumsal önemi artarken, söz konusu taleplerin bütçe etkileri, vergi sisteminin yapısal sınırlılıkları ve uzun vadeli mali sürdürülebilirlik boyutu çoğu zaman ikincil plana itilmiştir. Bu makale, Türkiye'de emeklilik ve ücret politikalarının neden kalıcı çözümler üretemediğini; erken emeklilik düzenlemeleri, dar vergi tabanı, kayıt dışı ekonomi ve popülist siyasal söylemler ışığında analiz etmektedir. Çalışma, iktidar ve muhalefetin farklı yönlerden beslenen ancak ortak bir zeminde buluşan mali popülizm eğilimini ortaya koymakta ve sürdürülebilir bir sosyal devlet için alternatif bir politika çerçevesi önermektedir.

GİRİŞ: EKONOMİ TARTIŞMASININ DARALAN UFKU

Türkiye'de ekonomi tartışmaları giderek dar bir alana sıkışmıştır. Kamuoyu, neredeyse her yıl şu iki soruya odaklanmaktadır: "Asgari ücret ne kadar artacak?" ve "Emekli maaşları ne olacak?" Bu sorular meşrudur. Zira yüksek enflasyon, sabit gelirli kesimlerin alım gücünü ciddi biçimde aşındırmaktadır. Ancak sorun, bu soruların nasıl finanse edileceği meselesi gündeme gelmeden cevaplanmaya çalışılmasıdır. Ekonomi politikası, bu haliyle teknik bir alan olmaktan çıkmakta; kısa vadeli siyasal rekabetin bir aracı hâline gelmektedir. Son yıllarda hem iktidar hem de muhalefet cephesinden gelen söylemler, sosyal talepleri önceleyen fakat mali kapasiteyi ikincil gören ortak bir eğilime işaret etmektedir. EYT düzenlemesi sonrası Cumhurbaşkanlığı çevresinden gelen "yanıltıldık" açıklamaları ve muhalefet cephesinden yükselen "en düşük emekli maaşı asgari ücret kadar olmalı" söylemi bu yaklaşımın tipik bir örneğidir. Toplumsal karşılığı güçlü olan bu öneri, bütçe etkileri bakımından değerlendirildiğinde ciddi riskler barındırmaktadır. Her iki yaklaşım da farklı siyasi pozisyonlardan gelse de, ortak bir zeminde buluşmaktadır: Mali kapasite ile sosyal talep arasındaki dengenin yeterince gözetilmemesi.

2. EYT DENEYİMİ VE AKTÜERYAL DENGENİN GÖZ ARDI EDİLMESİ

Erken emeklilik (EYT) düzenlemesi, uzun yıllar birikmiş bir toplumsal talebin siyasal bir kararla karşılanması olarak hayata geçirilmiştir. Ancak bu düzenleme, sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal dengesi yeterince tartışılmadan uygulanmıştır. Görece kısa prim ödeme süresine sahip geniş bir nüfus, uzun süreli emeklilik hakkına kavuşmuştur. Bu sürecin ardından yürütme erki tarafından dile getirilen "yanıltıldım" ifadesi, bireysel bir değerlendirmeden ziyade, sistemin yapısal sınırlarının geç fark edilmesinin bir göstergesi olarak okunmalıdır. Türkiye'de büyük ölçekli sosyal politika kararlarının uzun vadeli bütçe projeksiyonları, çalışan–emekli dengesi ve demografik dönüşüm gibi unsurlar eşliğinde şeffaf biçimde tartışılmadığı görülmektedir. Bu bağlamda EYT, bu yönüyle popüler talepler ile mali sürdürülebilirlik arasındaki gerilimin somut bir örneği olarak hayata geçirilmiştir.

3. EMEKLİ MAAŞLARINI ASGARİ ÜCRETE EŞİTLEMENİN BÜTÇE GERÇEĞİ

Türkiye'de emekli sayısı 2009 yılında yaklaşık 9 milyon iken, 2025 yılı sonu itibarıyla 16,5 milyona ulaşmıştır. Aynı dönemde emeklilerin milli gelirden aldığı payın %6,7'den %6'ya gerilemesi, sistemin niceliksel olarak büyürken niteliksel olarak zayıfladığını göstermektedir. Ortalama yaşam süresinin uzaması, doğurganlık oranının %1'in altına gerilemesi ve aktif/pasif sigortalı dengesinin bozulması, sosyal güvenlik sistemini yapısal bir baskı altına sokmaktadır. Mevcut tabloda emekliliğin yaşının fiilen uzatılmasına yönelik adımlar atılmadığı gibi, sağlık harcamalarının emekli nüfus üzerinden hızla artması da SGK bütçesi üzerinde ek bir yük oluşturmaktadır. Dahası, pasif nüfusun büyümesi, genç istihdamını artırarak prim tabanını genişletme imkânını da sınırlamakta; böylece sistem kendi kendini beslemeyen bir döngüye sürüklenmektedir. Mevcut eğilimin devam ettiği takdirde, önümüzdeki on yılda toplumun yaklaşık %28'inin emekli statüsünde olacağı öngörüsü, sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği açısından ciddi bir uyar niteliği taşımaktadır.

Bu çerçevede ana muhalefet lideri tarafından dile getirilen "emekli maaşlarının 2026 yılı itibarıyla asgari ücrete eşitlenmesi" söylemi, mali gerçeklikten kopuk popülist bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. 16,5 milyon emeklinin maaşlarının asgari ücret seviyesine yaklaştırılması, Türkiye bütçesinin mevcut gelir yapısı içinde karşılanabilir değildir. Bu durum yıllık bazda trilyon TL mertebesinde ilave harcama gerektirmektedir. Bu büyüklük, merkezi yönetim bütçesinin önemli bir bölümüne karşılık gelmektedir. Daha da önemlisi, bu vaadin hangi finansman kaynağına dayandığına ilişkin somut bir politika seti ortaya konmamıştır. Yeni vergiler mi uygulanacaktır; yüksek gelir gruplarına olağanüstü oranlar mı getirilecektir; yoksa dolaylı vergiler artırılarak geniş toplum kesimleri mi yük altına sokulacaktır? Diyelim ki alternatif olarak kamu borçlanması yapılacaksa bile kamu borçlanmasının milli gelire oranının %30'lardan %60'lara çıkarılması, pasif nüfus ağırlıklı bir ekonomi için orta ve uzun vadede kaçınılmaz bir çıkmaz yaratacaktır. Kaynağı, takvimi ve yapısal reform boyutu tanımlanmayan bu tür vaatler, emeklilerin refahını kalıcı biçimde artırmak yerine, sosyal güvenlik sistemini daha derin bir sürdürülemezlik krizine sürükleme riski taşımaktadır.

4. VERGİ TABANININ DARLIĞI: YAPISAL AÇMAZ

Türkiye'de emeklilik sistemi tartışmaları büyük ölçüde aylık düzeyleri, bütçe transferleri ve aktüeryal açıklar etrafında şekillenmektedir. Ancak bu tartışmaların çoğunda, sistemin temel finansman ayağını oluşturan vergi tabanının darlığı yeterince ele alınmamaktadır. Oysa 2025 yılı itibarıyla Türkiye'de çalışabilir nüfus yaklaşık 60 milyon kişiden oluşurken, fiilen gelir vergisi beyanı veren faal mükellef sayısı Gelir İdaresi Başkanlığı'nın verilerine göre yaklaşık 2,8 milyon düzeyindedir. Türkiye'deki kayıtlı işçi sayısının yaklaşık 24 milyon ve 5–5,5 milyon memur çalışan düşünüldüğünde kayıtlı çalışan sayısının sınırlı, kayıt dışı istihdamın yaygın ve gelir vergisi mükellefi sayısının nüfusa oranla düşük kaldığı görülecektir. Bu yapı, kamu maliyesinin emeklilik başta olmak üzere sosyal harcamaları geniş ve dengeli bir doğrudan vergi tabanı üzerinden değil, büyük ölçüde dolaylı vergiler ve ücretliler üzerindeki stopaj yoluyla finanse etmesine neden olmaktadır. Avrupa'da emeklilik sistemlerinin görece daha sürdürülebilir olmasının temel nedeni, yalnızca yüksek vergi oranları değil; esas olarak geniş vergi tabanı ve yüksek vergi uyumudur. Çalışabilir nüfusun önemli bir bölümü gelir beyanı sistemi içinde yer almakta, serbest meslek ve kendi hesabına çalışma alanlarında kayıt dışılık sınırlı kalmaktadır. Türkiye'de ise çalışabilir nüfus ile gelir vergisi mükellefi sayısı arasındaki makas son derece açıktır. Avrupa'ya baktığımızda milli gelire oranla vergi gelirlerinin %40 olduğu oysaki; ülkemizde bu oranın %24'te kaldığını görmekteyiz. Bu durum, emeklilik finansmanında popüler bir kırılganlık yaratmakta; sosyal güvenlik açıklarının kalıcı biçimde kapatılmasını zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla emeklilik sistemine ilişkin reform tartışmalarının yalnızca emeklilik yaşı, prim gün sayısı veya aylık hesaplama formülleri üzerinden yürütülmesi eksik kalmaktadır. Vergi tabanının genişletmeye yönelik politikalar, emeklilik finansmanının sürdürülebilirliği açısından kritik önemdedir. Gelir vergisi beyanı veren faal mükellef sayısının artırılması; kayıt dışı istihdamın azaltılması ve serbest meslek kazançlarının etkin biçimde vergilendirilmesi, sosyal harcamaların uzun vadeli finansmanı için vazgeçilmez bir ön koşul olarak ortaya çıkmaktadır.

5. ALTERNATİF BİR POLİTİKA ÇERÇEVESİ

2008'den itibaren Türkiye'nin sosyal güvenlik sisteminde aktif sigortalı sayısı ile pasif sigortalı sayısı arasındaki denge uzun vadede bozularak sürdürülebilirlik açısından ciddi bir zorluk oluşturmuştur. 2009 yılında aktif/pasif sigortalı oranı yaklaşık 1,78 iken, 2022'ye kadar bu oran idealden uzak da olsa yaklaşık 2,01'e yükselmiş, sonrasında EYT (emeklilikte yaşa takılanlar) düzenlemesi ve demografik değişimler nedeniyle yeniden düşüş eğilimine girerek 2024'te yaklaşık 1,61 civarına inmiştir. Yani her bir pasif sigortalıya karşılık yalnızca yaklaşık 1,6 aktif sigortalı vardır. (İdeal oran 4'tür.) Sosyal Güvenlik Destek Primiyle birlikte hesaplandığında bu oran yaklaşık 1,75 olur. Bu durum, emekli sayısının hızlı artışı ve kayıt dışı istihdam gibi etkenlerle birlikte sistem mali yükünü yükseltmektedir. Bu bağlamda Türkiye için daha sürdürülebilir bir sosyal devlet politikası, aktif/pasif dengesini güçlendirirken sosyal adalet ve bütçe yönetilebilirliğini aynı anda gözeten bir çerçeveyle mümkün olabilir. Üç temel ilke olarak (1) katılımı ve kapsayıcılığı genişletme, (2) akıllı ve hedefli gelir politikaları, ve (3) ihtiyaçlara dayalı sosyal destekler öne çıkmalıdır. Katılımı ve kapsayıcılığı genişletmek için, vergi-prim tabanının daha geniş bir gelir grubuna yayılması, mikro-gelirler ve dijital ekonomi üzerinden kazanılan gelirlerin sisteme dâhil edilmesi teşvik edilmeli; böylece kayıt dışı istihdamın azaltılmasıyla aktif sigortalı sayısı artabilir. Aynı zamanda kadınlar, gençler ve emekliler için esnek çalışma modelleri ile işgücüne katılım güçlendirilmelidir. Hedefli ve akıllı vergilendirme, yüksek gelir sahiplerinin finansal disiplini gözetilerek istihdamı caydırmayan vergisel düzenlemelerle sağlanmalı; bunun yanı sıra sosyal devlet harcamaları yalnızca maaş üzerinden değil, kira, sağlık, enerji ve gıda gibi temel ihtiyaç alanlarını kapsayan destek mekanizmalarıyla hedeflenmelidir. Bu yaklaşım, bütçe üzerindeki doğrudan maaş baskısını hafifletirken dar gelirli hane halkları için yaşam maliyetini düşürerek sosyal adaleti güçlendirebilir. Böyle bir politika seti, hem aktif/pasif dengesini iyileştirerek sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlar hem de sosyal devletin refah ve kapsayıcılık hedeflerini bütçe disiplininden ödün vermeden gerçekleştirmeyi amaçlar.

6. SONUÇ

Türkiye'nin sorunu emeklilere veya asgari ücretlilere destek verilmesi değildir. Sorun, bu desteğin hangi kaynakla ve hangi kurumsal yapı içinde sağlanacağıdır. Popülist vaatler kısa vadede rahatlatıcı olabilir; ancak uzun vadede borç, enflasyon ve vergi adaletsizliği olarak geri dönmektedir. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey daha fazla vaat değil; daha fazla mali gerçekçilik, daha geniş bir vergi tabanı ve siyasal cesarettir. Sosyal devlet, popülizmle değil; hesap verebilirlik ve mali disiplinle inşa edilebilir.