Şehrin ilk kuruluşuna dair yaygın efsane bir Megara kolonisi olarak MÖ 659 yılında kurulduğu şeklindedir. Efsaneye göre Megaralılar’ın başındaki kumandanın adı Byzas idi ve şehrin adı da buradan geliyordu. Bir başka efsaneye göre Byzantion’un kurucusu olan Byzas, Tanrı Zeus’un kızı Keroessa ile deniz tanrısı Poseidon’un oğludur. Byzas doğduğu yerde bir şehir kurmuş ve şehre kurucusuna izâfeten Byzantion adı verilmiştir.
MÖ 340’ta Makedonya Kralı II. Filip tarafından denizden ve karadan kuşatıldı, fakat müttefiklerinin yardımı sayesinde kurtuldu. Roma’nın Makedonya ve Yunanistan’da üstünlük sağlamasıyla Byzantion önce Roma’nın hâkimiyetini kabul ederek serbest şehir statüsünü sürdürmeyi başardıysa da milâttan sonra 73 yılında İmparator Vespasianus tarafından Roma topraklarına katıldı. İşte İstanbul’un Roma tarihi bu andan itibaren başlamış oldu. Fakat Roma İmparatorluğu’nda başlayan taht mücadeleleri, Septimus Severus ile rakibi İmparator Pescenius Niger arasındaki iktidar mücadelesinde Niger’i tutan Byzantion onun öldürülmesinden sonra Severus tarafından tahrip edildi. Severus şehrin sınırlarını biraz daha genişleterek yeniden imar etti ve oğlunun şerefine Augusta Antonina adını verdi.
İmparator I. Konstantinos Roma’nın iktidarını 323 yılında ele geçirdikten sonra tahtın merkezini Byzantion olarak seçti. Başşehrin inşasına 324 yılında başlandı ve Byzantion şehrinin kaderi bu saatten sonra değişmeye başladı. Konstantinos önce şehrin alanını genişletti. Yeni başşehirde muhteşem bir saray, senato binası, hipodrom, tapınak ve kiliseler yapıldı. Meydanlar imparatorluğun çeşitli yerlerinden getirilen sanat eserleriyle süslendi ve nihayet 11 Mayıs 330’da günlerce süren eğlenceler içinde şehrin resmî açılış töreni yapıldı. Yeni başşehir inşa edilirken Roma’ya benzetilerek kuruldu. Şehrin Roma’ya benzeyen ortak yönlerinden birisi Büyük Saray’ın Hipodrom’a yakınlığıydı.
İmparator I. Konstantin öldükten sonra büyük oğlu II. Konstantios babasının başlattığı İstanbul’u imar faaliyetine devam ederken şehir 24 Ağustos 358’de İzmit’i yerle bir eden ve etkisi Makedonya’da bile hissedilen bir depremle sallandı.
İmparator Valens, İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için yapımı devam eden su şebekesine Valens Su Kemeri’ni ekledi.
395 yılı Roma İmparatorluğu için iyi hatıralar barındıran bir sene değildir. Çünkü Kuzey Hunlarının Balamir önderliğinde başlatmış olduğu Kavimler Göçü Roma İmparatorluğu’nu derinden sarsmıştı. Bu tarihten itibaren Roma doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmış; İstanbul, artık Doğu Roma İmparatorluğu’nun başşehri olmuş ve İstanbul, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1453 yılına kadar başşehri olarak kalmıştır.
İstanbul; Sasaniler’in, Avarlar’ın ve diğer devletlerin defalarca saldırılarına maruz kalmıştır. Fakat Doğu Roma için dönem noktası 1071 Malazgirt Savaşı olmuştur. Bu savaşın Büyük Selçuklular tarafından galibiyetle sonuçlanması Doğu Roma İmparatorluğu’nu gerileme dönemine sokmuştur. Türklerin Anadolu’daki faaliyetleri, Avrupa’da Papa önderliğinde başlayan Haçlı Seferleri ve Doğu Roma’nın merkezi otoritesinin zayıflaması gibi sebepler, Doğu Roma’ya eski günlerini aratmıştır.
Doğu Roma, tam da böyle bir dönemde iken Batılı devletler Doğu Roma’ya saldırmak için bekledikleri fırsatı IV. Haçlı Seferi’nde yakaladı. Amcası III. Aleksios Angelos’a karşı Bizans tahtını yeniden ele geçirmek isteyen Aleksios’un yardım çağrısı üzerine Boniface de Montferrat kumandasındaki Haçlı donanması 24 Haziran 1203 yılında İstanbul’a geldi. Galata’nın alınmasından sonra Haliç’e girişi kapatan zinciri parçalayıp gemilerini Haliç’e sokan Haçlılar 17 Temmuz günü şehre girdiler ve II. İsaakios’u bu defa oğlu Aleksios ile birlikte tahta çıkardılar. Ancak yeni hükümdarlar vaadlerini yerine getiremeyince Haçlılar ile ilişkiler gerginleşti. Bu arada İstanbul içinde dolaşan Haçlılar halkı son derece öfkelendirmekteydi. Haçlılar’ın 17 Temmuz ve 18 Ağustos’ta çıkardıkları yangınlar şehrin büyük bir bölümünü kül etti. Bunlara karşı duyulan öfke ve nefret ocak ayında bir ayaklanmaya dönüştü. Halk Haçlılarla iş birliği yapan hükümdarlarını öldürdü. Bunun üzerine Haçlılar şehri 13 Nisan 1204 tarihinde zapt ettiler. İstanbul, Büyük Saray’a gelip yerleşen Venedik doçu Enrico Dandolo ve Haçlı kontlarının izniyle günlerce yağmalanıp tahrip edildi ve 57 yıl sürecek Latin İmparatorluğu kurulmuş oldu.
57 yıl süren mücadeleden sonra 25 Temmuz 1261’de Haliç kıyısındaki Latin mahallesini yakan İznik birlikleri şehirdeki Batı hâkimiyetine son vermeyi başardı. Bizans’ın son hânedanının kurucusu olan VIII. Mikhail Palaiologos 15 Ağustos’ta Ayasofya’da taç giyerek imparator ilân edildi.
XIV. yüzyıl başlarına geldiğimizde küçük bir beylik olarak Bizans sınır boylarında (Sakarya Nehri Irmağı hattında) kurulan Osmanlı Devleti’nin İstanbul’a ilgisi kuruluş devrinin ilk yıllarında başladı.
Osmanlıların ilk ciddi muhasara teşebbüsü Yıldırım Bayezid tarafından yapıldı. Bir süredir sıkı bir şekilde abluka altına alınmış olan şehir 1395’te kuşatıldı. Abluka döneminde zaman zaman askerî faaliyete girişilmişse de çeşitli dış tehditler fethi engellemiş, 1400 yılı baharında başlayan ve giderek şiddetlenen muhasara da Timur’un Anadolu’ya girmesi üzerine sona ermişti. Fakat Fetret Devri’nde (1402-1411) Musa Çelebi tarafından İstanbul bir kez daha kuşatıldı.
II. Murad’ın 15 Haziran 1422’deki muhasara teşebbüsü ise bir bakıma amcası Düzmece Mustafa Çelebi isyanıyla ilgiliydi. II. Murad tahta çıkışını sağlamak için imparatorla anlaşma yaptı Buna göre Murad Edirne’de kendisinin halefi olacak; oğlu Mustafa Anadolu’da kalacak; iki küçük oğlu Yusuf ve Mahmud, II. Manuel’in yanında rehine olarak İstanbul’a gönderilecek ve buna karşılık imparator da Mustafa’yı serbest bırakmayacaktı. İmparator bu iki Osmanlı şehzadesinin muhafazası için yıllık bir para alacaktı. Fakat İmparator, anlaşmaya uymayarak Mustafa’yı serbest bıraktı.
II. Mehmed ikinci defa tahta geçtiğinde tek hedefi artık iyice gücünü kaybetmiş olan Doğu Roma’nın başşehri oldu. Çünkü böyle bir fethi, devletin geleceğinin teminatı ve kurmak istediği cihanşümul siyasetin dayanağı olarak görüyordu. Devletin imparatorluk sürecine girebilmesi kati şekilde İstanbul’un fethine bağlıydı.
İstanbul’un kuşatma hazırlıkları oldukça uzun sürdü. Öncelikle böyle bir harekâtı kolaylaştıracak ve Boğaz’ı kontrol altında tutacak olan bir hisar daha yapılması planlandı. Anadolu yakasındaki hisarı Yıldırım Bayezid inşa ettirmiş olup, 1452 Nisanında Rumeli yakasında Boğaz’ın en dar yerinde yeni bir hisarın inşasına başlandı.
Bu faaliyetler dolayısıyla Doğu Roma İmparatoru Konstantinos Palaiologos şehrin ciddi bir tehdit altında bulunduğunu anlamış, Boğaz’dan geçmeye çalışan iki Venedik gemisinin tutulması ve diğerlerinin engellenmesi de Avrupa’da II. Mehmed’in niyetinin kesin biçimde anlaşılmasına yol açmıştı. Venedikliler Osmanlı limanlarında ticaret yapmaktaydılar, ayrıca Bizans imparatoru da onlarla yaptığı ticarî anlaşmaları yenilemişti. Fakat sayıca az da olsa bazı Venedikliler İstanbul’un Türkler’in eline geçmesinde ticarî menfaat görmekteydiler.
Fakat II. Mehmed’in tahtının en büyük muhalefeti Veziriazam Çandarlı Halil Paşa idi. II. Mehmed’in vaktiyle tahttan indirilmesinde oynadığı rolden ötürü iyi hisler beslemediği Vezîriâzam Çandarlı Halil Paşa ise yeniçerilere dayanan iktidarının verdiği güçle Bizans’a karşı dostluk siyaseti izlenmesi gerektiğini savunuyordu. İstanbul’un kuşatma hazırlıklarının askerî cephesini II. Mehmed ve yakın adamları olan Şehabeddin, Saruca ve Zağanos paşalar ekibi yürütmekteydi.
II. Mehmed’in bizzat planladığı kuşatma yeni bir teknik anlayış çerçevesinde gerçekleşti. Onun kuşatma taktikleriyle ilgili kitaplar okuduğu ve planlar üzerinde çalıştığı rivayet edilir. II. Mehmed’in bu durumu tahmin ettiği ve planlarını da ona göre yaptığı anlaşılmaktadır. Çünkü Avrupa’dan gelebilecek askerî ve maddî yardımlara gereken zamanı kazandıracağı hesaplanmış, bir an önce şehrin ele geçirilmesi hedeflenmişti. Öte yandan kılıç gücüyle alınan bir şehrin statüsünün İslami geleneğe göre farklı olduğu ve padişaha tam tasarruf hakkı doğduğu da düşünülmüştü. Nitekim kaynaklarda İstanbul’un fethinin gaza geleneğinin bir tezahürü olduğu, buranın memleketin ortasında oluşu yüzünden devletin istikbali için mutlaka alınmasının gerektiği fikrinde olan II. Mehmed’in kılıç yoluyla kazanılan başarının bütün İslâm dünyası ve tebaası nazarında kendisine daha fazla şan ve şöhret kazandıracağını hesaba kattığı ima edilmektedir.
Doğu Roma İmparatorluğu ise kendi hâlinde hazırlıklara başlamış, 2 Nisan günü Venedikli Bartolomeo Soligo Haliç’e zincir gererek girişi kapattı.
Osmanlı ordularının öncüleri 2 Nisan’da surlar önünde göründü ve bunlarla Doğu Roma İmparatorluğu arasında küçük çaplı bir savaş meydana geldi. Ancak bunları büyük bir Osmanlı ordusunun takip etmekte olduğunu gören Doğu Roma askerleri derhal geri çekilerek şehrin kapılarını kapattılar, hendekler üzerindeki köprüleri yıktılar ve savunma hazırlıklarına son şekli verdiler.
6 Nisan’da II. Mehmed İslami geleneklere uygun şekilde imparatordan şehrin teslimini istediyse de bu teklif kabul edilmedi. Aslında bunun bir formaliteden ibaret olduğu her iki tarafça da biliniyordu.
20 Nisan’da ise İstanbul’a iaşe ve yardım getiren üç Ceneviz gemisi, Çanakkale Boğazı girişinde yanlarına katılan bir Doğu nakliye gemisiyle birlikte İstanbul önlerinde gözüktü. Osmanlı donanması bunları durdurmak üzere harekete geçti ve Yenikapı önlerinde karşıladı. Şiddetli lodos kürekli Osmanlı gemilerinin manevra yapmasını önlüyordu. Yüksek bordolu Ceneviz gemileri kolaylıkla kuşatmayı yarıp Haliç’e girmeyi başardı. Bu başarısızlık kuşatmayı sürdüren ordunun da mâneviyatını kırdı. Doğu Roma açısından ise devlete adeta can vermişti.
21 Nisan’ı 22 Nisan’a bağlayan gece muhtemelen önceden çekilerek sıra sıra hazırlanan gemiler birbiri peşi sıra Haliç’e indirildi. İrili ufaklı altmış yetmiş kadar geminin Haliç’te ansızın görülmesi önceki başarısızlıkları örttüğü gibi askerin mâneviyatı üzerinde de etkili oldu, buna karşılık Bizans’ta büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığına yol açtı. Hatta İtalyan gemicilerin bu durumdan korktuğu da o dönemki tarihçiler tarafından da doğrulanmaktadır. İbre bu saatten sonra Osmanlı Devleti’nin lehine dönmüştü. Daha sonraki günlerde top atışları bütün şiddetiyle sürdürüldü. Özellikle şehir içine düşen gülleler ve çıkan ses şehirdeki korku ve panik havasını artırıyordu.
23 Mayıs’ta II. Mehmed, İsfendiyar oğlu İsmâil Bey’i Bizans’a elçi olarak gönderip şehrin teslim edilmesini, halkın canına ve malına dokunulmayacağını, imparatora da Mora despotluğunun verileceğini, isteyenlerin arzu ettikleri yere gitmelerine müsaade edileceğini bildirmişse de teklif kabul görmedi.
Bundan sonraki iki üç gün boyunca son bir genel hücum için büyük hazırlıklar yapıldı. Bizans’ın düşüşü ile neticelenen son saldırı 29 Mayıs Salı günü sabaha karşı gerçekleşti. Bu hücum bir yerden değil bütün cephelerden birden başlatılmıştı. Fakat burada bir noktaya değinmek istiyorum. Batılı tarihçi ve edebiyatçılara göre; Türk askerleri Edirnekapı ile Eğrikapı arasındaki Kerkoporta'nın (Cambazhane) unutkanlık eseri açık kaldığını fark etmiş ve şehre bu küçük kapıdan girmiştir. Bu bilgi yalnızca fethin olduğu sırada Midilli'de bulunan ve şehri bizzat görmeyen Bizans tarihçisi Dukas'ın kayıtlarında geçer. Dönemin diğer Latin, Bizans ve yerli Türk kaynaklarında bu iddiayı destekleyen hiçbir veri bulunmaz. Muhtemel; bu küçük rastlantı ve açık kapı söylentisi, fethin şokunu atlatamayan Batı dünyası tarafından şehrin Türklerin eline geçişini küçümsemek amacıyla sonradan üretilmiştir.
Şehrin düşüşü tesadüfî bir kapı unutkanlığıyla değil, Osmanlı ordusunun Topkapı bölgesinden verdiği büyük mücadele ve açılan gediklerden kararlı bir şekilde içeri girmesiyle gerçekleşmiştir.
Şehrin kılıç gücüyle fethedilmesi İslami teamüle göre yağmaya açık hale gelmesi demekti ve askerlerin üç gün yağma hakkı bulunuyordu. Şehrin içlerine doğru hemen hemen her taraftan akan Osmanlı askerleri birçok esir alarak Aksaray’da birleştiler ve Ayasofya’ya doğru ilerlediler. Bu arada şehirdeki yerli halkın bir kısmı ve İtalyanlar, Haliç’teki gemilere ulaşarak Marmara’ya açılmayı başardılar. Venedik gemileri, birkaç Ceneviz savaş gemisi ve dört beş kadar da Bizans kalyonu, Osmanlı donanmasındaki askerlerin karaya çıkmasını fırsat bilerek zinciri kaldırıp kaçtılar.
Osmanlı donanması daha sonra Haliç’e girecek ve ancak öğleye doğru limanı kontrol altına alabilecektir. Şehre giren Osmanlı kuvvetleri bazı yapıları tahrip ederek yağmaya daldılarsa da akşama doğru her şey yatıştı. Artık Fatih unvanına hak kazanan II. Mehmed’in şehre girişiyle ordu disiplin altına alındı.
30 Mayıs’ta törenle şehre giren Fatih Sultan Mehmed binaların durumunu inceleyip limanı gezdi, ardından Ayasofya’ya gitti ve kiliseyi şehrin câmi-i kebiri olarak ilân ettiği gibi bundan sonra tahtım İstanbul’dur diyerek İstanbul’u devletin merkezi yaptı. 13 asır Doğu Roma İmparatorluğu merkezi olan Konstantinopolis böylece gelecek beş yüzyılda Osmanlı Devleti’nin payitahtı olacaktır.