
Şehit
Son günlerde ülke gündemi her zamanki gibi oldukça yoğun… Muhalefetin olası adayı kim? Erken seçim olacak mı? İran-Amerika ve İsrail geriliminin sonuçlarının Türkiye’ye yansıması olacak mı? Fakat Türk milletinin haf...

Kıymetli okuyucu; birazdan okuyacağınız bu yazı, benim bu mecrada yayınlanan ilk yazım olması vesilesiyle "Bir-Der" bünyesinde seninle bu yazıyı ve bu yazı aracılığıyla fikirlerimi paylaşma imkânı bulduğum için çok mutlu olduğumu ifade etmek isterim. Gazetecilik mezunu ve aynı bölümde yüksek lisans yapan bir Türk milliyetçisi olarak zaman zaman buradan fikirlerimi paylaşmayı niyetindeyim. İlk satırlardan da anlayabileceğin üzere genellikle sohbet-deneme tarzını kullanacağım, çünkü duygu geçişlerini önemsiyorum.
Ülke olarak kültür ve yaşam tarzı kavgaları maalesef ki bizim için hayli alışkın olduğumuz bir durum. İşin daha ilginç kısmı ise okyanusun ötesindeki dünyanın "büyük biraderi" Amerika içinde durum pek farklı sayılmaz. 2008 yılından itibaren Amerikan seçimlerini takip eden biri olarak (evet biraz erken başladım) örüntüyü artık çok net görebiliyorum. 2008'den itibaren Amerikan seçimlerinde bir kültür savaşı durumu açıkça görülüyor. Aynı durumu Türkiye'ye de uyarlamak mümkün fakat bunu okuyucuya bırakıyorum.
2008'de Obama, Amerika'nın ilk siyahi başkanı olma iddiası üzerinden ciddi bir seçim çalışması yürütmüştü. Özetle Obama, kendisini "ötekinin sesi" olarak tanımlamak yoluna gitmiş ve sonuç almıştı. İki dönem iktidarını sürdürdü. Akabinde 2016'da bunun anti tezi diyebileceğimiz, Amerikan muhafazakârlığını vücut bulmuş hâli olarak pazarlanan Donald Trump sahneye çıktı. Ancak şunu söyleyebiliriz ki Amerikan siyasetinin ana belirleyicilerinden biri olarak Amerika'daki kültür savaşı tüm hızıyla sürmektedir.
Yazımın bu bölümünde son zamanlarda sık sık duymakta olduğumuz postmodern kavramı ile karşı karşıya kalıyoruz. Ancak bu noktada meselenin yalnızca bir kavram tartışması olmadığını açıkça ifade etmek gerekir. Bugün tartıştığımız şey doğrudan doğruya bir medeniyet tercihidir.
İnsanlık tarihinde üç temel hat vardır: gelenek, modernite ve postmodern çözülme… Gelenek dünyası aidiyeti güçlü ama değişime kapalıdır. Modernite ise aklı, bilimi ve ulus devleti merkeze alarak insanlığa düzen kurma iradesi kazandırmıştır. Postmodernizm ise bu düzeni sorgulama iddiasıyla ortaya çıkmış, ancak çoğu zaman eleştirdiğini aşmak yerine zemini aşındırmıştır. Bu aşamada postmodernizm kavramına baktığımızda işe ilginç bir tablo çıkmakta. Dumlupınar Üniversitesi'nden Hasan Yıldız, postmodernizm hakkında yaptığı çalışmada şöyle diyor: "Her yazar postmoderni kendisi açısından belli bir yönüne ağırlık vererek tanımlama yoluna gitmektedir. Postmodernizm bazılarına göre modernizmden bir kopuş anlamına gelir. Bir kısım yazarlara göre ise modernizmin rafine edilmiş, ileri bir hâlidir." Bu tanımdan anlaşılacağı üzere postmodern dünya görüşü, modernizmi ve modern değerleri eleştiren şekilde ele alarak yeniden şekillendirmeyi içerir. Aynı çalışmanın devamında bu kavramdan yayılmacı özellik taşıyan "bir virüs" şeklinde bahsedilmesi de anlamlıdır.
Bu aşamada Türk tarihinde de son 300 yılın ana meselesine değinmeden geçmek hata olacaktır. Osmanlı'nın gerileme dönemine girdiğinin Osmanlı bürokrasisi tarafından kesin olarak kabul edildiği 1718 Pasarofça Antlaşması, aynı zamanda Osmanlı'da ve dolayısıyla Türk tarihinde yeni bir çekişme alanı yaratıyordu. Şurası açıktır: Gemi batıyordu. Dolayısıyla değişmek, yenilenmek, yeni şeyler söylemek lazımdı artık. Kavga tam olarak burada başlıyordu: Hangi konuda, ne kadar ve nereye kadar değişecektik?
İttihat ve Terakki çizgisinden Kemalizme uzanan modern milliyetçilik tam olarak bu soruya yanıt aradı. Gökalp, Akçura ve Gaspıralı gibi isimler farklı yollar önermiş olsa da ortak nokta şuydu: Bir kimlik ve düzen inşa etmek.
Modernizm kusursuz değildir. Ancak modernizm, kusurlarına rağmen inşa eden, kuran ve taşıyan bir iradedir. Postmodernizm ise eleştirir, parçalar ve dağıtır; fakat yerine ne koyacağı konusunda çoğu zaman susar. İşte bu nedenle kontrolsüz bir postmodern dalga, toplumları özgürleştirmek yerine kimliksizleştirir.
Nitekim dünyada hızla yaygınlaşan "tarihle yüzleşme" söylemi bu bağlamda dikkat çekicidir. 2020 yılında George Floyd protestoları sırasında George Washington heykeline saldırılması ve bayrak yakılması, bu sürecin simgesel bir örneğidir. Bu tür hareketler, kontrolsüz kaldığında bir yüzleşmeden çok aidiyet aşınması üretir. Bunun doğal sonucu ise çoğunluk öfkesi ve sert reaksiyonlardır. Amerika'da Donald Trump'ın yeniden güç kazanması bu reaksiyonun bir yansımasıdır.
Bu sürecin Türkiye'ye yansıması olup olmadığı sorusu ise kaçınılmazdır. Açık konuşmak gerekir: Türkiye gibi bir coğrafyada bu rüzgârlardan etkilenmemek mümkün değildir.
Türkiye'de sonuç verecek olan modernleşme girişimi, Sultan II. Mahmud reformlarıyla başlayıp Jön Türk hareketiyle gelişmiş ve Cumhuriyet ile kurumsallaşmıştır. Bu süreç bir tercih değil, bir zorunluluktu. Dolayısıyla Cumhuriyet, yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda bir modernleşme projesidir.
2010'lardan itibaren Türkiye'de de postmodern söylemin yaygınlaşmasıyla birlikte benzer tartışmalar ortaya çıkmıştır. "Tarihle yüzleşme" adı altında yürütülen bazı yaklaşımlar, eleştiri sınırını aşarak aidiyet sorgulamasına dönüşmektedir. Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir. Geçmişle yüzleşmek ile geçmişi değersizleştirmek aynı şey değildir. İlki sağlıklı bir hesaplaşma olabilirken, ikincisi doğrudan kimlik aşınması üretir.
Türkiye bu noktada farkını açıkça göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri ve uluslararası hukuk tarafından terörist olarak kabul edilen İmralı'daki figürün yeniden siyasal tartışmaların merkezine taşınması, bu sürecin en somut göstergelerinden biridir.
Bu durum yalnızca bir siyasi tercih değil, doğrudan doğruya Cumhuriyet'in kurucu referanslarının tartışmaya açılması anlamına gelmektedir. Nitekim 1924 Anayasasının ne hedef alınması da bu hattın devamı olarak okunmalıdır. Geçtiğimiz günlerde yaşanan İstiklal Marşının Arapça okunması girişimi bile bu yıkım ve yeniden inşa sürecinden bağımsız okunmamalı denebilir. Bu tablo, meselenin yalnızca teorik bir tartışma olmadığını, doğrudan doğruya devletin ve milletin varlık zeminine temas ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Yazının başında Amerika örneği üzerinden söylediğimiz gibi, kontrolsüz bir postmodern süreç her zaman bir reaksiyon üretir. Bu reaksiyon bazen sert, bazen kontrolsüz ve bazen yıkıcı olabilir. Türkiye için de benzer bir risk söz konusudur. Bir yanda çoğunluk ve kimlik aşınması, diğer yanda buna karşı doğabilecek kontrolsüz öfke. Bu iki uç arasında kalmak, uzun vadede ciddi kırılmalar yaratacaktır. Bu noktada yapılması gereken şey açıktır: ne geçmişi inkâr etmek ne de kör bir öfkeye teslim olmaktır. Asıl mesele; modern kazanımları korumayı, onları akılcı şekilde geliştirmek ve bu süreci sağlam bir kimlik zemini üzerine oturtmaktır.
Çünkü tarih bize uzun uzun açıkça göstermiştir: İnşa edemeyen, sadece eleştiren zihinler toplumları ileri taşımaz. Toplumları ileri taşıyanlar, kuran ve sürdüren iradelerdir.
Dolayısıyla bugün önümüzdeki tercih nettir. Ya modern kazanımları yani ulus devlet cumhuriyeti temsil eden kurucu iradeyi güçlendirerek yolumuza devam edeceğiz ya da çözülmenin ve reaksiyonun sürüklediği belirsiz bir geleceğe savrulacağız. Bu bir fikir tartışması değil, bir kader meselesidir.
Bu aşamada bir kez daha akılcı modern Türk milliyetçiliğini sahneye davet etmekteyiz. Türkiye'nin içinde bulunduğu bu süreçten sağlıklı, sağlam ve bütün olarak çıkması için hepimize içinde yanan ve yanması da gereken milliyetçi öfkeyi zaman zaman zorlansa bile demir döver gibi şekillendirerek, yerinde, zamanında, kontrollü ve planlı şekilde üretkenlik için kullanmamız gerekir. Ancak bunu yaparken de değerlerini ve davasını savunma hususunda geri adım atmamamız bizim için elzemdir. Dengeyi korumak, gerekiyorsa yeni dengeler kurmak yolunda fikir babalarımızın gösterdiği dirayet ve inancı aynı umutla gösterebilmenin yanı sıra bu süreçte liderlik etmeye hazır mıyız? Bizim vermemiz gereken yanıt budur.

Son günlerde ülke gündemi her zamanki gibi oldukça yoğun… Muhalefetin olası adayı kim? Erken seçim olacak mı? İran-Amerika ve İsrail geriliminin sonuçlarının Türkiye’ye yansıması olacak mı? Fakat Türk milletinin haf...

Türkiye'de siyaset uzun süredir bir temsil meselesi olmaktan çıkmış durumda... Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, açık ve inkâr edilemez bir samimiyet krizidir. Gençlerin, özellikle de muhalif Türk milliyetçilerini...

Suriye meselesi artık romantik hayallerle, ideolojik önyargılarla veya iyi niyet varsayımlarıyla yönetilecek bir sorun değildir. Bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu tablo, geçmişte yapılan stratejik hataların, böl...