Şehit

AbdullahAtici
Abdullah Atıcı
20 Mayıs 2026 6 dk okuma
Şehit
 

Son günlerde ülke gündemi her zamanki gibi oldukça yoğun… Muhalefetin olası adayı kim? Erken seçim olacak mı? İran-Amerika ve İsrail geriliminin sonuçlarının Türkiye’ye yansıması olacak mı? Fakat Türk milletinin hafızasını zorlayan bir konu daha var: 2024 Ekiminde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin terörist başı Öcalan ile başlattığı ikinci sözde çözüm süreci. 

Bütün ülkeyi ve siyaseti yakından takip edenleri şoke eden husus, bu sürece bu kez bizzat Devlet Bahçeli’nin öncülük etmesi oldu. Peki ne oldu da Bahçeli, yıllarca DEM Parti’nin kapatılması gerektiğini ve milletvekillerinin vatana ihanetten yargılanması gerektiğini söylerken, bugün DEM Parti eylemlerinde “Serok ApoSerok Bahçeli” sloganlarıyla birlikte anılır hale geldi? 

Kimileri hükümetin bu tutumunun sebebinin Irak, Suriye ve İran’da yaşanan gelişmeler sonrası Türkiye’nin benzer bir tehditle karşılaşmaması adına “iç barış” sağlama isteği olduğunu söylüyor. Bazıları ise bu yaklaşımın tamamen siyasi hesaplarla bağlantılı olduğunu, olası anayasa değişikliği ya da seçim süreçlerinde DEM Parti seçmeninin desteğinin hedeflendiğini düşünüyor. 

Fakat bu tabloyu özetleyen en dikkat çekici ifadelerden biri rahmetli Nihat Genç’e aitti. Nihat Genç her zamanki sert üslubuyla devlet aklının büyük bir hata yaptığını savunuyordu. Üslubu tartışılır elbette, fakat ortada değişmeyen bir gerçek var: Sanki devlet ve kurumları, ilk çözüm sürecinde yaşananları unutmuş gibi yeniden aynı riskli yola giriyor. 

Hatırlayalım, ilk çözüm süreci de benzer şekilde “barış, kardeşlik ve birlik” söylemleriyle başlamıştı. Topluma somut katkısı olmayan bazı isimler “akil insan” ilan edilmiş, milletin karşısına çıkarılarak topluma yön vermeye çalışılmıştı. Sonuç ne oldu? Hükümet, kardeşliği milletin ortak değerleri üzerinden değil, ayrılıkçı yapıların siyasi talepleri üzerinden kurmaya çalışınca; terör örgütü mensupları Diyarbakır başta olmak üzere birçok şehirde hendekler kazdı, mayınlar döşedi ve sözde özerklik girişimlerinde bulundu. 

O dönemde HDP adıyla faaliyet gösteren DEM Parti çizgisi ise bazı belediyelerde terör örgütüyle arasına net mesafe koyamamakla suçlandı. Belediyelerin imkânlarının terör yapılanmaları lehine kullanıldığına dair sayısız iddia ve dava gündeme geldi. Sonuçta Türkiye milyarlarca dolarlık ekonomik zarar yaşadı, yüzlerce asker ve sivil şehit oldu. 

Üstelik bu süreçte yalnızca güvenlik zafiyeti değil, milli değerler açısından da ciddi kırılmalar yaşandı. Andımız kaldırıldı, birçok kurumdan “TC” ibareleri silindi. Topluma “barış” adı altında sunulan süreç, birçok insan tarafından milli kimlik ve ortak değerlerin geri plana itilmesi olarak görüldü. 

Televizyon ekranlarında dolaşan bazı sözde aydınlar, Türk kimliğinin aslında yapay bir kimlik olduğunu savunacak kadar ileri gitti. Terör örgütünü romantize eden filmler, kitaplar, şarkılar ve diziler üretildi. Türkiye’ye yıllarca büyük acılar yaşatan yapıların bazı çevrelerce meşrulaştırılmaya çalışıldığı görüldü. Cumhuriyetin kurucu kadrolarına ağır eleştiriler yöneltilirken, Talat Paşa gibi tarihi figürler de yoğun hedef haline getirildi. 

Bugün değişen ne? Akan bunca kanın, dökülen gözyaşının ardından bu ayrılıkçı çizgi geçmişten ders çıkardı mı? Ne yazık ki hayır Süreç ilerledikçe yine mağduriyet söylemleri öne çıkarıldı; şehitler, askerler ve milletin ortak değerleri hedef alınmaya devam etti. 

İşte asıl sorun burada başlıyor. Çünkü yürütülen süreç, gerçekten vatandaşların demokratik hakları ya da toplumsal sorunları üzerinden değil; terörist başı Öcalan’ın ve onun siyasi uzantısı olmakla eleştirilen yapıların talepleri üzerinden şekilleniyor görüntüsü veriyor. Yıllardır ortaya çıkan belgeler, ifadeler ve güvenlik raporları da PKK’nın dış güçlerin etkisinden bağımsız hareket edemediği yönündeki iddiaları güçlendiriyor. 

Peki ben bu yazının başlığını neden “Şehit” koydum? 

Mesele yalnızca siyasi pazarlıklar değil. Aynı zamanda şehitlerin hatırası üzerinden büyüyen bir toplumsal kırılma var. Birileri askere hakaret ederken, korucuları küçümserken, milli marş yuhalanırken ve şehit haberleri üzerinden provokatif paylaşımlar yapılırken; devletin yürüttüğü süreci toplumun geniş kesimlerinin nasıl kabulleneceği ciddi bir soru işareti oluşturuyor. 

Temelleri şehitlerin fedakârlıklarıyla atılmış bu ülkenin evlatları, bütün bunlara nasıl sessiz kalabilir? Bu nasıl bir barış süreci ki ekranlarda her şey yolundaymış gibi anlatılırken; sokakta, kahvede, tribünde milyonlarca insan büyük bir rahatsızlık hissediyor? Hayır! Biz bunu reddediyoruz. 

Bu memleketin sahipleri; emperyal projelere hizmet edenler ya da siyasi çıkar uğruna milletin hassasiyetlerini görmezden gelenler değildir. Bu memleketin sahipleri Seyit Onbaşı’dır. Evladının büyüdüğünü göremeyen şehittir. Bu memleketin sahipleri Kuvayı Milliye ruhudur. Diyap Ağa’dır. Mustafa Kemal’dir. 

Fakat millet artık şu soruyu sormaktadır: Bunca şehidin kanı, bunca annenin gözyaşı varken bu süreç daha ne kadar devam edecek? Seçim kazanmak ne zamandan beri vatanın geleceğinden daha önemli hale geldi? Siyasi hesaplar ne zamandan beri bir çocuğun gözyaşından daha kıymetli oldu? Tarih gösteriyor ki bu topraklar hiçbir ihaneti karşılıksız bırakmamıştır. Tarihi boyunca makamına ve unvanına güvenerek Türk’e ihanet eden niceleri nihayetinde bedel ödemedi mi? İşbirlikçi gazeteci Ali Kemal Sadrazam Damat Ferit gibi… 

Bir gün ya bir Köroğlu dağa çıkar ya da hurda bir vapur yeniden tarihin akışını değiştiren bir sembole dönüşür.