
Amerikan Malı
İran-Amerika savaşı ile birlikte dünyada askerî ve siyasal olarak yeni bir dönemin içine girildiği konusunda hemen hemen herkes hemfikir noktaya geldi. Savaşın henüz başında başörtüsü protestolarına atıfta bulunan AB...

Yazıya başlarken, nisan ayının ikinci haftasında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları nedeniyle hepimizin yürekten paylaştığı acıyı bir kez daha dile getirmek istiyorum. Aynı şekilde, böylesi bir olayın bir daha asla yaşanmamasını da en samimi duygularımla temenni ediyorum.
Bu acı hadiseler, ülkemizde her zaman olduğu gibi yeni bir tartışma dalgasını da beraberinde getirdi. Konuya ilişkin yorumlara ve eleştirilere bakıldığında iki temel yaklaşımın öne çıktığını rahatlıkla görebiliyoruz. Birincisi, meseleyi doğrudan bir güvenlik krizi olarak ele alıp polisiye tedbirlerin artırılmasını savunan yaklaşım; ikincisi ise Türk dizi ve medya sektörünü hedef alarak medya üzerindeki denetimin artırılmasını, hatta şiddet içeren yapımların yasaklanmasını isteyen yaklaşım.
Ben de bu yorumları gördükten sonra konuya dair birkaç söz söyleme ihtiyacı hissettim. Öncelikle belirtmek gerekir ki güvenlik odaklı tedbirlere bütünüyle karşı değilim. Ancak böylesine ağır bir sorunun yalnızca güvenlik tedbirleriyle çözülebileceğine de inanmıyorum. Bunu açık biçimde söylemek gerekiyor. Çünkü basit bir mantık yürütelim: Siz her okulun önüne bir polis koyarsınız, suç işlemeye niyetli olanlar bu kez üç kişi gelir. Üç polis koyarsınız, belki bu kez on kişi gelir. Bu anlayışın ulaşacağı son nokta, neredeyse her vatandaşa bir polis tahsis etmeye kadar uzanır. Bunun ne makul ne de mümkün olduğu açıktır.
Herhangi bir şiddet olayının önlenmesinde ilk şartlardan biri, cezanın kesinliğidir. Ceza alacağını kesin olarak bilen, suça yatkın kişi, ödeyeceği bedeli hesap ederek en azından bir çekince duyar. Buna karşılık “iyi hâl”, ceza indirimi ve daha da ötesi, belli aralıklarla sanki bir rutinmiş gibi gündeme gelen genel ya da kısmi aflar toplumda çok tehlikeli bir algı üretmektedir. İnsanlar, suçun gerçek bedelinin çoğu zaman tam olarak ödenmediğini düşünmektedir. Bu nedenle Türkiye’de güvenlik önlemlerinden önce ya da en az onlar kadar önemli olan başlık, caydırıcılığın güçlendirilmesidir. Bugün ülkede ciddi bir caydırıcılık sorunu olduğu artık yaygın bir kanaat hâline gelmiştir.
Bir diğer nokta ise “çocuk olmak” meselesidir. Tabii ki çocuklara karşı her zaman bir yetişkine göre çok daha hoşgörülü, çok daha ılımlı olunması gereklidir. Ancak bazı eylemler vardır ki onlar bu çizginin dışındadır. Eğer bir kişi eline silah alıp bir yerleri basıyor, cinayet işleyebiliyorsa o artık katildir. Bir yetişkin bu tutumundan dolayı hangi cezaya layık görülüyorsa, burada da benzer bir tartışma kaçınılmazdır.
Ancak tartışma burada bitmiyor. Ne zaman böyle bir şiddet olayı yaşansa mesele dönüp dolaşıp mutlaka medya ve dizilere geliyor. Ardından da aynı cümle kuruluyor: “Bu diziler toplumu bozuyor.” İlk bakışta kulağa mantıklı geliyor. Çünkü kabul etmek gerekir ki Türkiye’de son yıllarda dizi sektörüne mafya, aşiret, silah, intikam ve güç gösterisi eksenli yapımlar ciddi biçimde damga vurdu.
Fakat burada asıl soruyu doğru sormak gerekiyor: Bir toplum diziler yüzünden mi şiddete meylediyor, yoksa zaten içinde taşıdığı eğilimler, öfkeler ve çatışmalar olduğu için mi bu tarz yapımlara yöneliyor?
Bu noktada sosyal medyanın hayatımıza soktuğu bir kavramı hatırlamakta fayda var: algoritma. Sosyal medyada algoritmanın çalışma mantığı basittir. Sistem, kullanıcının eğilimlerini, meraklarını ve zaaflarını kaydeder; ardından onu platformda daha uzun süre tutabilmek için bu eğilimlere uygun içerikleri sürekli önüne sürer. Böylece kullanıcı hem kendi yankı odasına hapsolur hem de fark etmeden yönlendirilir.
Peki dizilerin de bir algoritması yok mu? Elbette var. Televizyon kanalları ve dijital platformlar da boşluğa yayın yapmıyor. Onlar da reytinge, izlenme oranlarına, tıklanmaya ve piyasa talebine bakıyor. Yani toplumda karşılığı olmayan bir içerik uzun süre ayakta kalamıyor. Bu yüzden yalnızca “diziler bozuyor” demek, meseleyi fazla kolaycı bir yere taşımaktır.
Diziler bazen etkiler, bazen özendirir, bazen normalleştirir; buna itiraz etmek zor. Ama diziler toplumsal zeminden tamamen bağımsız, kendiliğinden çalışan şeyler değildir. Onlar aynı zamanda toplumun içindeki eğilimlerin, zaafların ve arayışların da bir yansımasıdır.
Tam da bu yüzden meseleyi yalnızca ekranla açıklamak eksik kalır. Aile içi şiddetin sıradanlaştığı, öfke kontrolünün zayıfladığı, eğitim kurumlarının yalnızca akademik başarıya odaklanıp çocukların ruhsal dünyasını ihmal ettiği, suçun yeterince caydırıcı biçimde cezalandırılmadığı, silaha ve saldırganlığa erişimin çeşitli yollarla kolaylaştığı bir ülkede tek suçlu olarak dizileri ilan etmek gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz.
Üstelik bu yaklaşımın başka bir sakıncası daha vardır: Asıl sorumluluk alanlarını görünmez kılar. Çünkü “diziler yasaklansın” demek kolaydır. Ama çocukların ruh sağlığını güçlendirecek sosyal politikaları konuşmak zordur. Okullarda psikolojik danışmanlık sistemini gerçekten işler hâle getirmeyi tartışmak zordur. Aile çözülmesini, toplumsal öfkeyi, ekonomik baskıyı, suç ve ceza ilişkisindeki zafiyeti konuşmak zordur. Kısacası dizileri hedefe koymak çoğu zaman yapısal sorunlardan kaçmanın kestirme yoludur.
Bu yüzden ben, bu tartışmada iki kolaycılığa da mesafeli duruyorum. Bir yanda her şeyi güvenlik tedbirine indirgeyen anlayış, öte yanda her şeyi medya içeriğine bağlayan yaklaşım var. Oysa gerçek daha sert ve daha karmaşık: Bir toplumsal şiddet sorunu ile karşı karşıyayız. Bu sorun, polisiye önlemle de tek başına çözülmez, dizi yasaklayarak da bitmez.
Evet, medya içerikleri tartışılmalıdır. Evet, şiddeti estetize eden, mafyalaşmayı karizma gibi sunan, silahı güç sembolüne dönüştüren yapımlar eleştiri konusu olabilir. Ama aynı zamanda şunu da dürüstçe kabul etmeliyiz: Böyle yapımların karşılık bulduğu bir toplumsal iklim varsa, asıl mesele o iklimdir.
Ben 1997 doğumluyum. Dolayısıyla “eski Türkiye” diye tarif edilen dönemin son demlerini bir çocuk olarak da olsa gördüm. Evet, 2003 yılında televizyonda Kurtlar Vadisi vardı ama ertesi gün aynı kanalda “Hayat Bilgisi” de yayınlanırdı. O dizide idealist bir Cumhuriyet öğretmeni olan Afet Güçverir karakterinin, hayatlarından umudu olmayan gençlere umut aşılamasını izledik. Temel mesaj şuydu: Evet, kolay değil. Evet, şartlar eşit değil. Ama çalışırsan, hak edersen sana da yer var.
Yeraltı dünyası ise bunun tersidir. Legal düzene olan inanç sarsıldığında mafya ortaya çıkan alternatif iradedir. TÜİK’in Şubat 2026 verilerine göre işsizlik %8.1, genç işsizlik %14.3, atıl iş gücü %29.9 seviyesindeyken, gençlerin “kolay” görünen yollara yönelmesi gerçekten şaşırtıcı mı?
Dolayısıyla ihtiyaç duyduğumuz şey, anlık öfkeyle suçlu aramak değil; caydırıcılığı yeniden tesis eden, eğitimi yalnızca sınav başarısından ibaret görmeyen, çocukların psikolojik dünyasını ciddiye alan, toplumsal dokuyu güçlendiren daha geniş bir bakıştır.
Son olarak unutulmaması gereken bir gerçek daha var: Çocuklar değerlidir. Okul ve genel olarak toplum, bu değeri işleyerek çocukları yönlendirmek ve onları değer üretmeye teşvik etmekle yükümlüdür. Bunun gerçekleşebilmesi için özellikle erken yaşlardan itibaren çocukların keyfî ya da baskıcı olmayan, ancak net ve tutarlı kurallarla karşılaşması gerekir. Bu kuralların okullardaki temsilcisi ise öğretmendir. Öğretmenin bu rolü, yalnızca bilgi aktarmakla sınırlı değildir; aynı zamanda yönlendiren, sınır çizen ve gerektiğinde otorite kuran bir pozisyonu da içerir. Elbette bu yetkinin kötüye kullanılmaması esastır. Ancak bugün gelinen noktada öğretmenlerin, yoğun veli baskısı altında işlevsiz hâle getirilmesi de ayrı bir sorundur. Otoritenin tamamen ortadan kalktığı bir eğitim ortamında disiplinin zayıflaması, bunun da daha geniş bir toplumsal düzlemde davranış sorunlarına zemin hazırlaması kaçınılmazdır. Bu nedenle öğretmenin saygınlığının ve belirli sınırlar içindeki otoritesinin yeniden tesis edilmesi, sağlıklı bir eğitim ve toplum düzeni için göz ardı edilemeyecek bir gerekliliktir. Yoksa bugün dizileri suçlarız, yarın sosyal medyayı, ertesi gün bilgisayar oyunlarını… Ama dönüp aynaya bakmadığımız sürece esas meseleyi yine ıskalarız.
Ve o zaman da her felaketin ardından aynı cümleyi kurarız: “Ah şu diziler olmasa…”

İran-Amerika savaşı ile birlikte dünyada askerî ve siyasal olarak yeni bir dönemin içine girildiği konusunda hemen hemen herkes hemfikir noktaya geldi. Savaşın henüz başında başörtüsü protestolarına atıfta bulunan AB...

Değerli okuyucular; Son günlerde yaşanan trajediler üzerine duygusal bir senaryo kurarak yazımıza başlayalım ne dersiniz? Gece uzun sürmüştü. Sokak lambaları yıllardır aynı titrek ışığı yayıyordu; insanların yüzlerinde...

Seçimler, parti içi mücadeleler, liderlik kavgaları ve kutuplaşma siyasetin gündemini belirlerken halkın sesi çoğu zaman bu kakofoninin arasında kayboluyor. Oysa demokrasi sadece iktidarın el değiştirmesi ile değil,...

Son dönemde İttihat ve Terakki ile Türk Milliyetçiliği arasındaki ilişkiyi belirsizleştirme, bulanıklaştırma ve Osmanlıcılık kavramı üzerinden İttihatçıların milliyetçiliğini tartışmaya açılarak Türk Milliyetçi zihinlerd...