
Ah Şu Diziler Olmasa
Yazıya başlarken, nisan ayının ikinci haftasında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları nedeniyle hepimizin yürekten paylaştığı acıyı bir kez daha dile getirmek istiyorum. Aynı şekilde, böylesi bir o...

Son dönemde İttihat ve Terakki ile Türk Milliyetçiliği arasındaki ilişkiyi belirsizleştirme, bulanıklaştırma ve Osmanlıcılık kavramı üzerinden İttihatçıların milliyetçiliğini tartışmaya açılarak Türk Milliyetçi zihinlerde şüpheler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa bir siyasi hareketin milliyetçilik çerçevesinde değerlendirilmesi yapılırken tarihsel koşullar, politikalar, eylemler ve davranışlar dikkate alınmalıdır. İttihat ve Terakki ile Türk Milliyetçiliği arasındaki bağın daha iyi anlaşılabilmesi için Türk kavramının, Türk kimliğinin, Türk Milliyetçiliğinin de hangi süreçlerden geçtiği doğru bilinmelidir.
Bir millet tanımlaması olarak Osmanlıcılık, Tanzimat döneminde gelişen ve Jön Türkler tarafından savunulan bir fikir akımıdır. Teritoryal milliyetçilik anlayışı olarak değerlendirilmesi gereken, yani vatan odaklı milliyetçilik açısından ele alınması gereken Osmanlıcılık düşüncesi, yüzyıllardır birlikte yaşamakta olan Osmanlı vatandaşları için Osmanlı topraklarının kutsallığı ve bu kutsal vatanda yaşayan bütün halkların bir Osmanlı Milleti oluşturduğu varsayımına dayanmaktadır. Osmanlıyı parçalamadan ayakta tutma arzusunun somut yansıması olan Osmanlıcılık ile Osmanlı bünyesindeki bütün milliyetler tatmin edilerek bağlılıkları pekiştirilmek istenmiştir. Yeni bir millet ve vatandaşlık tanımlaması yapılmıştır.
Bir üst kimlik yaratma çabası olarak hayata yapay bir milliyetçilik olarak üretilen Osmanlıcılık, imparatorluğun "en uzun yüzyılında" bir kurtuluş reçetesi olarak ortaya çıksa da Osmanlı Devleti bünyesinde varlığını sürdüren gayrimüslim azınlığın Batı'nın kışkırtmaları neticesinde Osmanlı'dan kopmalarına mani olamamış ve başarısız olmuş bir siyasi projedir.
Geleneksel millet sistemi çözülme yaşayan Osmanlı'da, Tanzimat'la resmi bir söylem olarak Osmanlıcılığa sarılmış ve Osmanlı Devletini yaşatabilenin bir Osmanlı milleti fikrinden geçtiğini düşünmüştür. II. Meşrutiyet döneminde kaleme alınan metinlerde Osmanlıcının tanımı genel olarak şöyle yapılmaktadır: "Şu vatan-ı mukaddes de yaşayanların aynı emel, aynı his ve aynı fâ'aliyet ile refâh ve şîrâze-i intizâmı…"
Şükrü Hanioğlu dönemin siyasi koşulları ve Avrupa'da ortaya çıkan fikrî tezahürlerin etkisi üzerinden Osmanlıcılığı; "…Fransız İhtilâlinden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun sorunlarından başlıcası haline gelen çeşitli unsurların bağımsızlık hareketlerini ve İmparatorluktan kopma çabalarını, her türlü etnik milliyetin üzerinde Osmanlılık kavramı yaratarak önlemeye çalışan siyasal ve düşünce hareketine…" verilen isim olarak tanımlamaktadır. Selçuk Akşin Somer de Osmanlıcılığı: "İmparatorluk dâhilinde yaşayan farklı dinsel ve etnik grupları tek bir 'Osmanlı milleti' olarak kabul eden ve bu unsurları ortak imparatorluk ideali çerçevesinde birleştirme yaklaşımına Osmanlıcılık diyerek tarif etmektedir.
Geleneksel Osmanlı devlet ideolojisinden bir kopuşu da ifade eden Osmanlıcılık, yöneten-yönetilen ayrımının esas alan ve toplumu dini-mezhebi aidiyetleri üzerinden sınıflandıran Osmanlı anlayışının terk edilerek; vatandaşlık ve hukuki eşitlik temelli yeni bir üst kimlik yaratma girişimidir.
Osmanlıcılık üzerine kurulu bu politik kimlik algısı, birleştirmenin aksine önce gayri Müslim azınlıkta sonra da Türklerde kimlik arayışını hızlandıracak ve Osmanlıcılık aslında İttihatçılarında sahiplendiği biçimiyle içinde barındırdığı milletihâkime fikri ile zaman içinde Türk Milliyetçiliğine dönüşecektir.
Osmanlıcılık fikrinin savunucularından Ahmet Midhad Efendi "Üss-i İnkılab" yazısında 'milletihâkime' ile Türklük vurgusu yaparken; Necib Asım da Türkleri Osmanlı İmparatorluğunun "yönetici milleti" olarak adlandıracak ve yeni dönemde de bu durumun devamını isteyecektir. Hatta meşhur İttihatçı karşıtı Ali Kemal bile Türklerin imparatorluğun kaderini yönetme tarafında daha fazla rol oynayabileceğini de sürerek aslında Osmanlıcılığın merkezindeki Türklüğe vurgu yapacaktır. Ali Suavi, Türk kavramını sürekli kullanarak Orta Asya'daki Türklerin kardeş olarak nitelendirecek, Şinasi meşrutiyet ve Cumhuriyeti savunacaktır.
Osmanlı Devleti'ndeki kimlik politikalarını inceleyen Şükrü Hanioğlu, Birinci Dünya Savaşına kadar üç evreden geçen Osmanlıcılığın ilk evrede dinler arası eşitliği amaçladığını fakat Müslüman hâkimiyetinin devam ettiğini; ikinci evrenin gayri Müslim azınlıklar tarafından bir tür gizli Türkleştirme olarak anlaşıldığını ifade etmiştir; nihayet üçüncü evrede ise İslami değerlerle meşrutiyetçiliğin bir sentezini yaparak vatandaşlığa dayalı bir kimlik geliştirme ve azınlıklara ayrıcalık tanınmasını isteyen Batı'ya karşı güçlü bir savunma aracı geliştirmek istediklerini belirtmiştir.
İmparatorluğun parçalanmaması adına Osmanlı İttihat Kulüpleri kurmuş olsalar da bu hayal edilen birliğin yüreklerde değil sadece ağızlarda olduğunu anladıkları andan itibaren İttihatçılar işte bu merkezinde "milletihâkime" fikri bulunan Osmanlılık kavramının içini Türk kültür değerleriyle doldurmuş, Türk kimliği ve Türk dilini öne çıkarmaya çalışmışlardır. Bu uygulamaları sebebiyle de Osmanlılık politikaları diğer unsurların Türkleştirilmesi suçlamalarına muhatap olmuş, İttihat ve Terakki'nin parlamento içi ve dışı çalışmalarıyla milli bir kadroya gittiği, devleti korumak için Osmanlıcılığı bir maske olarak kullandığı düşünülmüş, İttihat ve Terakki politikaları bu anlamda sorgulanmıştır. Özellikle Rumlar ve Araplar İttihat ve Terakki'yi bütün Osmanlı unsurlarını Türkleştirmeye çalışmakla suçlamıştır.
Tunaya, bu durumu İttihat ve Terakki'nin "…bir yüzü ne denli Türkçü-milliyetçi ise, öteki yüzü de o kadar İslamcıdır. Fakat milliyetçi-Türkçü akım asıl gerçek yüzüdür. İslamcılık ise bir politika meselesidir. Zira o dönemde hangi parti olursa olsun başarıya ulaşmak için İslamcı olmak zorundadır." diyerek vurgulama ihtiyacı duymuştur. Tunaya'nın bir zorunluluk olarak belirttiği İslamcılık için; Tevfik Çavdar, İttihatçıların İslamcı eğilimleri bir ilke olarak değil bir siyaset aracı olarak benimsediğini belirtmektedir. François Georgeoen'a göre de Osmanlıcılık politikaları üzerinden İttihat ve Terakki Cemiyeti alttan alta Türk milliyetçiliği akımını desteklemiştir.
Kemal Karpat, Cemiyet'in milliyetçilik anlayışını şöyle tarif etmiştir: "Milliyetçilik, politik açıdan antiemperyalizmin, ekonomik alanda ise devletçiliğin benimsenmesi ve bu ikisine Türkçülüğün eklenmesiyle meydana geliyordu." Dolayısıyla ısrarla Osmanlıcılığı öne çıkaran İttihatçılar değerlendirilirken bu Osmanlıcılığın devletin kurucu unsurunu Türk sayan bir yaklaşıma sahip oldukları unutulmamalıdır. Bir proto milliyetçilik olarak hatta teritoryal milliyetçilik sayabileceğimiz bu anlayış zaten Balkanlar ve Trablusgarp'ın kaybı ile tamamen terk edilmiş ve İttihatçıların, devletin devamı için Türklük ve Türkçülüğün öne çıkarılması fikri yerleşmiştir.
Cemiyetin basın kanadındaki önemli temsilcisi Hüseyin Cahit (Yalçın) ise düşünce değişikliğiyle "İttihat ve Terakki Osmanlıcılıktan vazgeçmiştir. Türkçülük dışında izleyebileceği başka bir yol da bulunmamaktadır. Eğer Türkler İmparatorluğu idare etmeye devam edeceklerse Türkçülük tek tercih seçeneğidir." sözleri ile ifade etmiştir.
Bu süreç dikkate alındığında kültürel zeminde Türk Milliyetçiliğinin temelini oluşturan ve meşrutiyetçi yönüyle milliyetçi Türk kuşağının fikirlerini besleyen Osmanlıcılık ile Türk Milliyetçiliğini etkisizleştirecek bir argümanın olmasının aksine yeni Türk Milliyetçiliği ile bitecek bir düşünce sürecinin başlangıcı, erken dönem Türk Milliyetçiliğidir. Zaten Tanzimat dönemi ile başlayan ve İttihatçıların siyasi yaşamda kendilerine yer açmasıyla devam eden dönemde gelişen siyasal ve sosyolojik olaylar Türk milliyetçiliğini siyasallaştırmış, Türk kültür hayatının zenginleştirmiş, Türk milliyetçiliğinin sistemleşmesini sağlamıştır. Yani millet ve milliyetçilik şuuru Osmanlıcılık kavramı içinde şekillenmiş ve nihayet bu düşünceden Türk Milleti ve milliyetçiliğine evrilmiştir.
İttihatçılığın önemli isimlerinden Fethi Okyar'ın ifadesiyle, "O günün şartları içinde açıkça ifade edilmesi imkânsız ve hatta başındakilerin de felsefe ve fikir yapısı olarak ifade edemeyecekleri şekilde Türk milliyetçisiydi." diye tanımlanan siyasi hareketi, 1910 yılında yapılan Selanik kongresinde Türkçülüğü ve vatanseverliği partinin temel felsefesi haline getiren İttihat Terakki Cemiyetini; Osmanlılığın hapsederek, Türk Milliyetçiliği ile arasındaki bağın gevşetilip, zayıflatılmaya ve İttihatçılar aslında Osmanlıcı demeye çalışılması bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyorsa ve ideolojik körlük içeren bir çabadır.
Türk Milliyetçiliğini siyasallaştıran, kitleselleştiren, Türk Milliyetçiliğinin imkânlarını genişletip zenginleştiren, Türkçülüğe yeni mevzi ve alanlar açan, dönemin gençliğini Türkçülük bilinci ile yetiştirmek için eğitim kurumları ve kulüpler açan İttihat ve Terakki'yi Osmanlıcıydılar diyerek Türk Milliyetçiliği tarihinin dışına itmek işte bu ideolojik körlüğün sonucudur.
İttihat ve Terakki, çok uluslu bir imparatorlukta Türklük şuurundan uzak bırakılmış bir millete Herderyen paradigmada olduğu gibi devlete temel teşkil edecek milleti, yani aslı unsuru yaratmak üzere gereken bütün çalışmaları tarih, edebiyat ve dil sahasında yapmaya çalışmıştır. Bir taraftan devleti dağılmaktan kurtarmak için cepheden cepheye koşan İttihatçılar diğer yandan parçalanma ihtimaline karşılık de devlete asli unsur olacak arayışlara girmiş ve o güne kadar siyasallaşmamış Türkçülüğü parti politikasına dönüştürmüş, siyasallaştırmış, toplumsallaştırmıştır.
İttihatçıların tarihsel koşulların dayatması ve devleti yaşatma arzularının yansıması olarak Hegelyen ve Herderyen paradigma olarak tanımlanan dar çelişki içerisine düşmeleri ve başlangıçta "milletihâkime" merkezli Osmanlıcılığa tutunmaları üzerinden Türk kimliğini kristalize eden İttihatçıları Osmanlıcı olarak etiketleyerek milliyetçilerini tartışmaya açmak; hem Türk Milliyetçiliğinin tarihsel serüvenini hem de milliyetçiliğin teorik temellerini bilmemek, Ziya Gökalp'a, Hüseyinzade Ali'ye, Ağaoğlu Ahmet'e, Ömer Naci'ye ve Ömer Seyfettin'e haksızlık yapmak demektir.
Sosyolog

Yazıya başlarken, nisan ayının ikinci haftasında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları nedeniyle hepimizin yürekten paylaştığı acıyı bir kez daha dile getirmek istiyorum. Aynı şekilde, böylesi bir o...

İran-Amerika savaşı ile birlikte dünyada askerî ve siyasal olarak yeni bir dönemin içine girildiği konusunda hemen hemen herkes hemfikir noktaya geldi. Savaşın henüz başında başörtüsü protestolarına atıfta bulunan AB...

Değerli okuyucular; Son günlerde yaşanan trajediler üzerine duygusal bir senaryo kurarak yazımıza başlayalım ne dersiniz? Gece uzun sürmüştü. Sokak lambaları yıllardır aynı titrek ışığı yayıyordu; insanların yüzlerinde...

Seçimler, parti içi mücadeleler, liderlik kavgaları ve kutuplaşma siyasetin gündemini belirlerken halkın sesi çoğu zaman bu kakofoninin arasında kayboluyor. Oysa demokrasi sadece iktidarın el değiştirmesi ile değil,...