
Ah Şu Diziler Olmasa
Yazıya başlarken, nisan ayının ikinci haftasında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları nedeniyle hepimizin yürekten paylaştığı acıyı bir kez daha dile getirmek istiyorum. Aynı şekilde, böylesi bir o...

İran-Amerika savaşı ile birlikte dünyada askerî ve siyasal olarak yeni bir dönemin içine girildiği konusunda hemen hemen herkes hemfikir noktaya geldi. Savaşın henüz başında başörtüsü protestolarına atıfta bulunan ABD'li yetkililer, İran'ı özgürleştirme ve rejimi değiştirme vaatlerini geçtiğimiz hafta devlet başkanlarının ağzından İran medeniyetini tehdit eden bir şekle çevirdiler. Bu durum, meselenin yalnızca bir rejim tartışması değil, aynı zamanda daha geniş bir güç ve medeniyet mücadelesi olduğunu da ortaya koyuyor.
Bu noktada İran'ın gösterdiği mukavemeti batı coğrafyası bekliyor muydu bilemiyoruz. En azından Türkiye'den bakıldığında, her türlü mezhepsel ayrıştırma çabalarına rağmen İran medeniyetinin ve kültürünün bu coğrafyadaki cetvelle çizilmiş diğer ülkelerden ve aşiret kültürüyle yönetilen ülkelerden farklı olduğu; İran kültürü denilen, etnik ayrıştırmayı içermeyen bir İran (Şia) milliyetçiliğinin ülkenin kahir ekseriyetinde hâkim olduğunu bilen yetkililerimizin sayısı hatır sayılır seviyedeydi. Ülkemize yönelen füzeler sonrası yapılan itidalli açıklamaları bu kapsamda ele alabiliriz.
Savaşı ABD ve İsrail beraber başlatıyolar; fakat ilk günden beri bu savaşı bitiren tarafın İran olacağı fikrini savunduk. Sizce ABD'li yetkililer, İran tarafından Körfez ülkelerine yapılan saldırıları stratejik olarak hesaplamamış olabilirler miydi? Öyleyse ABD adına durum vahameti sandığımızdan daha büyük durumda… Oysaki savaşın ilerleyen süreçlerinde gördük ki bu savaşla beraber 1950'li yılların savunma doktrinleriyle kurulan NATO dâhil olmak üzere birçok müessese tartışmaya açıldı. NATO, kuruluş amacı olarak Avrupa ile ABD–Kanada arasında bir savunma paktı inşa ederek Varşova Paktı ve Sovyet nüfuzunun saldırgan ve yayılmacı etkisini durdurmayı denemiştir.
NATO'daki ilk askerî çatlak, Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle'ün ABD ve İngiltere'nin örgütte kurduğu baskıyı azaltmak üzere 1958 yılında iki ülkeye gönderdiği memorandumda beklediği yanıtları alamayınca Fransa'nın NATO'nun askerî kanadından ayrılması sürecini başlatmasıyla ortaya çıktı. Sonuçta tüm ABD askerleri ülkeden çıkmak zorunda kaldılar ve ABD üsleri birer birer Fransız hâkimiyetine girdiler. NATO'nun dönem dönem ülkemizde de iç siyaset malzemesi hâline geldiğini geçtiğimiz senelerde gördük.
Bugün gelinen noktada NATO'nun yalnızca askerî bir ittifak olmadığı, aynı zamanda küresel güç mimarisinin bir parçası olarak ekonomik ve siyasal bağımlılık ilişkileri üreten bir yapı olduğu daha net anlaşılmaktadır. Bu durum, ittifak içindeki ülkelerin kriz anlarında dahi ortak refleks geliştirmekte zorlanmasına yol açmaktadır. ABD'nin kendi stratejik önceliklerini merkeze alan yaklaşımı, müttefiklik hukukunun sınırlarını yeniden tartışmaya açmaktadır. Kuruluşundan beri siyasî tartışmaların odağında olan NATO'nun meşhur beşinci maddesi muamması, 11 Eylül sonrası bir kez işletilmiş; tüm ülkeler eksiksiz katılmışlardı. Şimdi değişen dünya düzeni nedeniyle ABD, İran ile arasındaki çatışmayı bahane ederek NATO ülkelerinden yeterli desteği görmediğini beyan ediyor ve anlıyoruz ki bu destek savaşın başından beri neredeyse hiç yoktu. ABD yine hesaplanmış bir planı devreye sokmuştu; nasıl Körfez ülkelerinin İran tarafından vurulacağı hesaplandıysa, NATO ülkelerinin de bu desteği vermeyeceği hesaplanmış olmalıydı.
ABD, uygulaması zor bir planın son aşamasına gelmiş gözüküyor. Bu arada şunu da hatırlatmakta fayda var ki ABD Başkanı Trump, Rusya'nın petrol ambargosunu Hürmüz sebebiyle kısa süreliğine kaldırarak Rusya'nın yüz altmış milyar doların üstünde bir satış geliri elde etmesini sağladı. İran ise barış müzakerelerinin ön şartlarından biri olarak petrol satış gelirleri kripto varlıklara endekslemeyi ve ödemeleri petrodolar, yani petrol karşılığı dolar sistemi dışında gerçekleştirmeyi istiyor. Geçtiğimiz aylarda basına düşen; İran'ın yüksek maliyetine rağmen petrol ve doğalgazı elektriğe çevirerek kripto varlık madenciliği yaptığı ve bu dijital varlıkları uluslararası ticarette kullanmaya yöneldiği bilgileri de bu sürecin bir parçası olarak gündeme gelmişti. Petrol ticaretinin dolar harici yerel para birimleri ya da kripto varlıklar gibi alternatif finansal araçlarla yapılması elbette doların küresel rezerv para olma vasfını zayıflatmaya yönelik bir arayışa dayanıyor. Ülkelerin dış ticaret açığı rakamlarının ABD para birimine bağımlılığı olması, Çin gibi bir devin de İran'ın açtığı bu yolda dolar karşısında daha görünür bir pozisyon alması, bizi yıllar öncesine; çoğumuzun anımsamakta zorlandığı bir döneme götürüyor. Öte yandan Çin'in geliştirdiği alternatif ödeme sistemleri, yerel para birimleri üzerinden ticaret ve dijital para girişimleri, küresel finansal mimarinin yavaş yavaş dönüşmekte olduğuna işaret ediyor.
Takvimler 1956 yılını gösterdiğinde, Mısır Başbakanı Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı kamulaştırma isteği ile başlayan saldırılar neticesinde, Süveyş Kanalı'nı elinde tutan İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Avrupa devletleri; Mısır'ın Sovyetler Birliği'ne yaklaşma çabasından rahatsız olan ABD tarafından Sovyet tehdidine karşı yalnız bırakılmıştı. 2026 yılına gelindiğinde aynı ABD yine Avrupa ülkelerini benzer bir şekilde cezalandırmaya girişiyor ve NATO'dan çıkmakla tehdit ederek Rusya tehlikesini Avrupa ülkelerinin ensesinde hissettirmek istiyor. Rusya–Ukrayna savaşı süresince Trump'ın takındığı tavırdan anladığımız, Ukrayna konusunda Avrupa'dan ayrışmış durumda olduğudur. Bu bağlamda enerji hatları ve boğazlar yalnızca ticaret yolları değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin en kritik jeoekonomik baskı unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Hürmüz Boğazı'nın kontrolü, sadece bölgesel değil küresel ölçekte ekonomik dengeleri sarsabilecek bir kapasiteye sahiptir. Bu nedenle enerji güvenliği meselesi, klasik ekonomi politikalarının ötesine geçerek doğrudan askerî ve stratejik planlamanın merkezine yerleşmiştir.
Süveyş Krizi sonrasında ABD'nin ekonomik yaptırımları sonucunda İngiltere süper güç konumunu yitirerek yıllarca sürecek bir enflasyon sarmalına sürüklenmiş; ABD'nin sterline açtığı savaş sonrası eriyen rezervleri sebebiyle IMF kapısına dayanmış, en sonunda imparatorluk seviyesinden Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı kapısında kendisini bulmuştu. Bu gelişmeler ışığında Türkiye'nin konumu da ayrı bir önem arz etmektedir. Jeopolitik olarak bir geçiş hattında bulunan Türkiye, yalnızca bir cephe ülkesi değil, aynı zamanda denge kurucu bir aktör olma potansiyeline sahiptir. Ancak artan küresel kutuplaşma, bu denge politikasını her geçen gün daha kırılgan hâle getirmektedir. Türkiye'nin önümüzdeki süreçte atacağı adımlar, sadece bölgesel değil küresel dengeler açısından da belirleyici olacaktır.
Gelelim yazının sonuna: Bu savaş sonrasında İran'ın üçüncü dünya ülkelerinin yeni umudu olduğu aşikârdır. Jeopolitik konumunu jeoekonomik olarak kullanarak dünya ticaretini kilitleyebilecek bir salvo gerçekleştirdi. Peki ABD ne yapacak? Avrupa karşısında seksen senelik yeni bir hâkimiyet mi kuracak, yoksa küresel rezerv para olan doların yerini alternatif para birimleri ve yeni finansal araçlar mı alacak? Bu savaş, yalnızca bugünkü değil, önümüzdeki on yılların güç mimarisini belirleyecek bir kırılma anı olarak tarihe geçmeye adaydır. Zaman, stratejisini doğru kurgulayanı muhakkak ödüllendirir.
Finans Danışmanı

Yazıya başlarken, nisan ayının ikinci haftasında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları nedeniyle hepimizin yürekten paylaştığı acıyı bir kez daha dile getirmek istiyorum. Aynı şekilde, böylesi bir o...

Değerli okuyucular; Son günlerde yaşanan trajediler üzerine duygusal bir senaryo kurarak yazımıza başlayalım ne dersiniz? Gece uzun sürmüştü. Sokak lambaları yıllardır aynı titrek ışığı yayıyordu; insanların yüzlerinde...

Seçimler, parti içi mücadeleler, liderlik kavgaları ve kutuplaşma siyasetin gündemini belirlerken halkın sesi çoğu zaman bu kakofoninin arasında kayboluyor. Oysa demokrasi sadece iktidarın el değiştirmesi ile değil,...

Son dönemde İttihat ve Terakki ile Türk Milliyetçiliği arasındaki ilişkiyi belirsizleştirme, bulanıklaştırma ve Osmanlıcılık kavramı üzerinden İttihatçıların milliyetçiliğini tartışmaya açılarak Türk Milliyetçi zihinlerd...