
Ah Şu Diziler Olmasa
Yazıya başlarken, nisan ayının ikinci haftasında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları nedeniyle hepimizin yürekten paylaştığı acıyı bir kez daha dile getirmek istiyorum. Aynı şekilde, böylesi bir o...

Değerli okuyucular;
Son günlerde yaşanan trajediler üzerine duygusal bir senaryo kurarak yazımıza başlayalım ne dersiniz?
Gece uzun sürmüştü. Sokak lambaları yıllardır aynı titrek ışığı yayıyordu; insanların yüzlerinde korkunun gölgesi, duvarlarda ise sessizliğin yankısı vardı. Fısıltılar bile dikkatliydi o şehirde. İnsanlar konuşmayı değil, susmayı öğrenmişti. Ama hiçbir gece sonsuz değildi ve bunu herkes biliyordu. Bir sabah, henüz güneş tam doğmadan önce, şehirde garip bir şey hissedildi. Önce bir söylenti gibi yayıldı, kapılar daha sert açıldı, pencereler daha cesur aralandı. Birileri artık korkmamaya karar vermişti. Sonra başkaları da…
Diktatörlükler çoğu zaman güçlü görünür; devasa binalar, sert yüzler, kalın duvarlar… Ama aslında en kırılgan şeydir onlar. Çünkü korku üzerine kurulur ve korku bir gün çözülür. İşte o gün geldiğinde, insanlar ilk defa başlarını kaldırarak yürümeye başlar. Yıllardır içlerinde biriken sözler, sanki göğüslerinden taşan bir nehir gibi sokaklara dökülür. Kimi ağlar, kimi güler ama hepsi aynı şeyi hisseder; nefes almak yeniden öğrenilen bir şey gibi…
Özgürlük ilk anda büyük bir zafer gibi değil, daha çok hafif bir rüzgâr gibi gelir insana. İnsanların omuzlarından görünmeyen bir ağırlığı kaldırır. Birden gökyüzü daha geniş görünür. Sesler daha canlı çıkar. Çocukların kahkahası bile başka türlü duyulur. Çünkü özgürlük sadece zincirlerin kırılması değildir. İnsanın kendi sesini yeniden duymasıdır ve o şehirde, o sabah, insanlar şunu fark eder:
Bir rejim çöktüğünde sadece bir yönetim yıkılmaz. Aynı zamanda insanların içindeki korku duvarları da yıkılır. Geriye kalan şey ise çok basit ama çok güçlüdür: Umut.
Gelelim bugüne: Dünya karanlık bir dönemin içinden geçiyor. Var olduğundan beri benzer dönemleri deneyimlemiş olan dünya ve insanlar elbette bu sınavı da verecek, ama ya öğreneceklerimiz? Dünya ve insanlık; tek adam rejimi ve özgürlük adına önemli bir sınava daha şahit oluyor. İran vakası… Beraberinde tek adam rejimi ile yönetilen diğer vakalar… Hepsinin varoluş kaynağı, yöntemi ve sonuçlanma şekli birbirine benzer.
Biraz teknik lisan ile sürece değinelim; diktatörlük rejimleri tarih boyunca farklı coğrafyalarda ortaya çıkmış olsa da, çoğunda benzer hatalar ve yapısal sorunlar görülür. Bu hatalar yalnızca o rejimlerin çöküşünü hızlandırmakla kalmaz, aynı zamanda toplumlara uzun süreli ekonomik, sosyal ve kültürel zararlar da verir. Tarihsel örnekler incelendiğinde bazı temel yanlışların tekrar tekrar ortaya çıktığı sabittir. Biliyoruz ki; diktatörlüklerin en temel özelliği, siyasi gücün tek bir liderde veya dar bir grubun elinde toplanmasıdır. Bu durum kararların sorgulanmasını ve hataların düzeltilmesini zorlaştırır. Örneğin, Adolf Hitler yönetimindeki Nazi Almanyası'nda parlamenter sistem etkisiz hâle getirilmiş, muhalefet bastırılmış ve tüm kritik kararlar dar bir çevrede alınmıştı. Bu yapı, özellikle II. Dünya Savaşı sırasında stratejik hataların büyümesine yol açmıştı.
Diğer özellik; propaganda ve gerçeklikten kopuş… Birçok diktatörlük rejimi propaganda yoluyla toplumu kontrol etmeye çalışır. Ancak propaganda mekanizması zamanla liderlerin gerçek durumu görmesini de engelleyebilir. Stalin dönemindeki Sovyetler Birliği'nde ekonomik üretim ve tarım konusunda yönetime sürekli olarak abartılı ve da yanlış raporlar sunulmuş, bu da politikaların hatalı şekilde devam etmesine neden olmuştu. Sonuç olarak büyük kıtlıklar ve ciddi ekonomik sorunlar yaşanmıştı.
En önemli ayırıcı özellik ise; korku üzerine kurulu yönetim ve toplumsal güvenin yok olması. Diktatörlükler genellikle gizli polis, baskı ve sansür aracılığıyla toplum üzerinde kontrol kurar. Ancak bu durum toplumdaki güven duygusunu yok eder. İnsanlar fikirlerini paylaşamaz, kurumlar sağlıklı şekilde çalışamaz. Bu da uzun vadede devlet kapasitesini zayıflatır. Örneğin Mussolini yönetimindeki İtalya Krallığı'nda muhalefetin bastırılması, siyasi ve askeri kararların dar bir çevrede alınmasına yol açmış ve savaş sürecinde ciddi hatalara neden olmuştur.
Bir diğer özellik; ekonomik yönetimde verimsizlik ve yolsuzluk… Güç yoğunlaşması ve hesap verebilirliğin olmaması, ekonomide yolsuzluk ve verimsizliği artırır. Diktatörlüklerde kaynaklar çoğu zaman propaganda projelerine, askeri harcamalara veya rejimi ayakta tutacak yapılara yönlendirilir. Bu da toplumun genel refahını düşürür. 20. yüzyılın sonlarına doğru birçok otoriter rejimin ekonomik krizler nedeniyle zayıflaması bu durumun bir örneğidir.
En derindeki özellik de; toplumsal değişimi görmezden gelmek. Birçok diktatörlük rejimi toplumun değişen beklentilerini ve genç nesillerin taleplerini dikkate almaz. Bu durum zamanla kitlesel protestolara veya sistemin ani şekilde çökmesine neden olabilir. Mesela Ceauşescu yönetimindeki Romanya Sosyalist Cumhuriyeti, ekonomik zorluklar ve baskıcı politikalar nedeniyle 1989'da hızla çökmüştür.
Netice itibarı ile tarihsel olarak bakıldığında diktatörlük rejimlerinin en büyük hatası, gücü sınırlayan kurumların ortadan kaldırmalarıdır. Denetimsiz güç, hataların büyümesine ve toplumla yönetim arasındaki bağın kopmasına yol açar. Bu nedenle modern siyaset bilimi, güçlü kurumların, hukukun üstünlüğünün ve özgür basının bir ülkenin uzun vadeli istikrarı için kritik olduğunu vurgular.
Bu durumlar bize ne kadar tanıdık değil mi? Yaşanmışı var, yaşanmakta olanı var. Diktatörlük rejimlerinin tarih boyunca hem uzun süre ayakta kalabildiği hem de bazen çok hızlı bir şekilde çöktüğü görülür. Bunun arkasında belirli siyasi, ekonomik ve toplumsal mekanizmalar vardır. Tarihsel örnekler bu süreci daha iyi anlamayı sağlar. İran ve insanlarının sevinç çığlıkları ve özgürlüklerine kavuşmanın verdiği haz… Öylesine duygusal, öylesine ihtiyaç odaklı görüntülere şahit oluyoruz ki…
Güçlü devletlerin gerçek niyetinin demokrasi ve özgürlük olmadığını bildiğimiz halde, insanların özgürlükleri ile nefes aldıklarına şahit olmak ve bu manzara karşısında duygulanmamak elde değil… Şu anda dünyada yaşanan her türlü karanlık olaydan, değişim ve gelişmelerden hepimizin ders çıkarması lazım… Karanlık er veya geç aydınlığa kavuşur. Sonuç bu olacaksa eziyet niye ki? Özgürlük, özgür düşünmek, özgür yaşamak… Unutmayalım özgürlük nefes almak gibidir! Umut, yitirme lüksümüzün olmadığı bir duygudur! Umudumuza sahip çıkalım.
Saygılarımla…
Avukat

Yazıya başlarken, nisan ayının ikinci haftasında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları nedeniyle hepimizin yürekten paylaştığı acıyı bir kez daha dile getirmek istiyorum. Aynı şekilde, böylesi bir o...

İran-Amerika savaşı ile birlikte dünyada askerî ve siyasal olarak yeni bir dönemin içine girildiği konusunda hemen hemen herkes hemfikir noktaya geldi. Savaşın henüz başında başörtüsü protestolarına atıfta bulunan AB...

Seçimler, parti içi mücadeleler, liderlik kavgaları ve kutuplaşma siyasetin gündemini belirlerken halkın sesi çoğu zaman bu kakofoninin arasında kayboluyor. Oysa demokrasi sadece iktidarın el değiştirmesi ile değil,...

Son dönemde İttihat ve Terakki ile Türk Milliyetçiliği arasındaki ilişkiyi belirsizleştirme, bulanıklaştırma ve Osmanlıcılık kavramı üzerinden İttihatçıların milliyetçiliğini tartışmaya açılarak Türk Milliyetçi zihinlerd...