Küçük Bir Dejavu

Fahrettin Acar
Fahrettin Acar
20 Haziran 2026 10 dk okuma
Küçük Bir Dejavu

Bu ay hangi konu üzerine yazmam gerektiği üzerinde uzun uzun düşündüm. Aklımda iki farklı konu vardı. Bunlardan ilki, içinde bulunduğumuz şartlarda neden hâlâ milliyetçi olunması gerektiğiydi. Çünkü zaman zaman her Türk milliyetçisinin, yaşadığı şartların da etkisiyle ideolojik anlamda bir “iman tazelemeye” ihtiyaç duyabileceğini düşünüyorum. Türk milliyetçiliği fikrinin ve sembollerinin bu kadar yoğun kullanıldığı, ancak aynı ölçüde içlerinin boşaltıldığı bir dönemde, dürüst olmak gerekirse bu soru zaman zaman bu satırları yazan kardeşinizin de aklından geçmiyor değil.

Aslında bu ay bu konuyu işlemeyi planlıyordum. Ancak yazıyı temmuz sayısına ertelemeye karar verdim. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, konunun 24 Temmuz’un yıl dönümüne denk getirilmesinin daha anlamlı ve estetik bir tercih olacağı kanaatiydi. İkincisi ise ülke gündeminin yine konuşulması gereken başka bir başlığı önümüze koymuş olmasıydı. Bu nedenle “Neden Milliyetçi Olmalıyız?” başlıklı yazımı temmuz ayına bırakırken, bu ay farklı bir konu üzerine konuşmak istiyorum. Hangi konu diye soranlar için bu sorunun cevabı:

Mutlak Butlan

Elbette insanın önce haddini bilmesi gerekir. Bu konuda ben de haddimi biliyorum. Bir hukukçu değilim. Hukuk eğitimi almadım; üniversitede gördüğüm temel hukuk dersleri dışında bu alanda herhangi bir uzmanlığım bulunmuyor. Dolayısıyla meseleye hukuki açıdan değerlendirme yapacak yetkinliğe sahip değilim. Ancak mutlak butlan tartışmasının bende geçmişe dönük siyasi bir yarayı, hatta yaradan öte bir travmayı yeniden hatırlattığını söyleyebilirim. Bu travma, tahmin edilmesi zor olmayan şekilde, 2016 kurultay travmasıdır.

İYİ Parti’nin kurulacağı 2017 yılına kadar Türk milliyetçiliğinin tek siyasi merkezi konumunda bulunan MHP, 2015 Kasım seçimlerinde yaşanan başarısızlık ve kaçırılan iktidar fırsatının ardından ciddi bir parti içi hesaplaşma sürecine girmişti. Ancak parti yönetiminin uzlaşmaz tavrı nedeniyle başlayan süreç, herkesin malumu olduğu üzere Gemerek mahkemelerinde son buldu.

Ardından 15 Temmuz ihanet girişimi yaşandı ve MHP resmî olarak pozisyon değiştirerek Türkiye’yi son on yıldır yöneten Cumhur İttifakı’nın kuruluş sürecine dahil oldu. Günümüzde bazı siyasi yorumcular Cumhur İttifakı’nın köklerini bu dönemde aramaktadır. Bu yorumu bir kenara bıraksak bile değişmeyen gerçek şuydu: İmza veren delegelerin iradesi fiilen işlevsiz hâle getirilmişti. Bütün bunlar yaşanırken ben henüz üniversiteyi yeni kazanmış, 19 yaşında bir gençtim. Sürecin doğrudan içinde değildim ancak yakından takip edenlerden biriydim.

2016 yılında açılan o yoldan, 2017 referandumunda yaşanan mühürsüz oy tartışmaları başta olmak üzere birçok farklı kriz doğdu. Hafızası diri olanlar o günleri zaten hatırlayacaktır. Hatırlamayanlar ise kısa bir internet araştırmasıyla dönemin tartışmalarına ulaşabilirler.

O yılların en meşhur ifadelerinden biri, Devlet Bahçeli’nin sözleriyle, “hukuki durumu fiili duruma uydurmak”tı. Bugün geriye dönüp baktığımda, o sözle açılan yolun ulaştığı son duraklardan birinin mutlak butlan tartışması olduğunu düşünüyorum.

Burada dikkat çekmeye çalıştığım nokta CHP’ye duyulan bir yakınlık değildir. Mesele, siyasi rekabetin ve temsil iradesinin hangi mekanizmalar aracılığıyla şekilleneceği sorusudur. Çünkü bugün bir parti açısından ortaya çıkan yöntemlerin yarın başka siyasi hareketler için de kullanılmayacağının garantisi bulunmamaktadır.

Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir siyasi partinin kurultay kazanmış ve iki yıl boyunca görev yapmış genel başkanı mahkeme kararıyla görevden uzaklaştırılmış oldu. Buna rağmen milletvekillerinin önemli bir bölümünün Özgür Özel’in yanında pozisyon alması da ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü bu milletvekili listeleri hazırlanırken yıl 2023’tü ve partinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. Başka bir ifadeyle, Kılıçdaroğlu’nun milletvekili yaptığı birçok isim bugün Kılıçdaroğlu’nun yanında durmayı tercih etmemiştir. Kısacası, 2016 kurultayıyla başlayan süreç on yıl içerisinde bambaşka bir noktaya evrilmiştir.

Ancak bana göre bugün alınan karar, on yıllık sürecin son kararı değil; yeni bir kırılma noktasıdır. Elbette 2016’dan bugüne yaşanan her gelişmeyi tek bir çizgi üzerinde açıklamak mümkün değildir. Her olayın kendine özgü siyasi ve hukuki dinamikleri vardır. Buna rağmen son on yılda yaşanan birçok tartışmada benzer bir eğilimin ortaya çıktığını düşünüyorum: Fiilen ortaya çıkan durumların zaman içerisinde hukuki ve siyasi meşruiyet zeminiyle uyumlu hâle getirilmeye çalışılması. Bu nedenle son on yılda yaşanan gelişmelere yalnızca birbirinden bağımsız olaylar olarak değil, ortak bir eğilimin farklı yansımaları olarak da bakmak mümkündür. Özellikle siyasi rekabetin giderek daha fazla yargısal ve kurumsal müdahaleler üzerinden şekillenmesi, bazı siyaset bilimcilerin kullandığı “rekabetçi otoriterlik” kavramını akla getirmektedir.

Siyaset bilimi literatüründe bu tür süreçleri açıklamak için kullanılan çeşitli kavramlar bulunmaktadır. Bunlardan biri de son yıllarda farklı ülkelerde yaşanan siyasal dönüşümleri açıklamak amacıyla sıkça başvurulan “rekabetçi otoriterlik” kavramıdır. Siyaset bilimci Seyaz’ın da ifade ettiği gibi, bir rejimin demokratik niteliğini belirleyen temel unsur yalnızca seçimlerin yapılması değildir. Muhalefetin kendisini ifade edebilmesi, siyasi aktörlerin eşit şartlarda rekabet edebilmesi ve seçmenin özgür tercihte bulunabilmesi de en az seçimlerin kendisi kadar önemlidir. Seyaz’a göre seçimlere katılım önündeki engellerin artması, medya ve ekonomik imkânların adil olmayan biçimde kullanılması ya da muhalefetin hareket alanının daralması gibi gelişmeler, rejimleri rekabetçi otoriterlik olarak tanımlanan yapılara yaklaştırmaktadır (Seyaz, 2018, s. 194).

Burada kesin bir hüküm vermek gibi bir iddiam yoktur. Türkiye’nin bugün itibarıyla bu kategori içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini söylemek de bu yazının amacı değildir. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmelerin, bu kavramın neden daha sık tartışıldığını anlamak açısından dikkat çekici olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca CHP’nin iç meselesi olarak değerlendirmekte zorlanıyorum. Ağır aksak da olsa ilerleyen Öcalan süreci, yeni anayasa tartışmaları ve son yıllarda yaşanan diğer siyasi kırılmalar birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin önümüzdeki dönemde daha büyük tartışmalarla karşı karşıya kalacağını öngörmek bana göre yersiz bir kehanet değildir. Tam da bu nedenle, CHP’ye ve özellikle son on yıldaki savrulmalarına yönelik bütün şüphelerime rağmen, bu kararın karşısında durulması gerektiğini kişisel olarak düşünüyorum. Bu, CHP’ye duyulan bir güvenin sonucu değildir. Aksine, sistemin işleyişine dair duyulan güvensizliğin sonucudur.

Yanlış anlaşılmamak adına şunu da açıkça ifade etmek isterim; bu düşünce, CHP ile muhalif milliyetçilerin kayıtsız şartsız bir ittifak kurması gerektiği anlamına gelmez. Hatta seçimin ilk turunda CHP dışında şekillenecek güçlü bir milliyetçi ittifakı uzun zamandır samimiyetle arzuluyorum. Bu konudaki düşüncem de değişmiş değildir. Ancak bugün bu karara şüpheyle yaklaşmamın temel nedeni, yarın milliyetçi bir siyasi aktör sistem üzerinde etkili olacak kadar güç kazandığında benzer yöntemlerle karşılaşmayacağından emin olamamamdır. Yani ifade edilmek istenen çekince, şahıslardan ya da aktörlerden hatta kurumlardan öte sistemsel bir çekincedir. Belki de meselenin en önemli tarafı tam olarak budur. Çünkü bugün yaşananları yalnızca CHP’nin sorunu olarak görenler, yarın aynı mekanizmaların başka siyasi hareketler üzerinde de işletilebileceğini gözden kaçırmaktadır. Oysa demokrasilerde asıl mesele sevdiğiniz ya da desteklediğiniz siyasi aktörlerin korunması değil, kuralların herkese eşit uygulanmasıdır.

Burada sorulması gereken soru şudur: Eğer bugün bir siyasi partinin kurultayı yıllar sonra yeniden tartışmaya açılabiliyorsa, yarın başka bir partinin kongresi, başka bir partinin lideri veya başka bir siyasi hareketin iç işleyişi neden benzer tartışmaların konusu olmasın?

Bu soruya verilen cevap yalnızca CHP’lileri değil, milliyetçileri, muhafazakârları, sosyal demokratları ve hatta siyasetin dışında kalmayı tercih eden vatandaşları da ilgilendirmektedir. Çünkü mesele kişilerden veya partilerden çok, siyasi sistemin öngörülebilirliği meselesidir.

Belki de 2016’dan bugüne kadar zihnimde kalan rahatsızlık hissinin temel nedeni budur. O gün yaşananlar sırasında ortaya konulan gerekçelerle bugün ortaya konulan gerekçeler birbirinin aynısı olmayabilir. Ancak her iki dönemde de seçmen iradesi, delege iradesi ve siyasi meşruiyet tartışmalarının mahkeme salonlarında çözümlenmeye çalışılması dikkat çekicidir. Bu nedenle bugün yaşananlara bakarken CHP sevgisiyle veya CHP karşıtlığıyla hareket etmiyorum. Aksine, on yıl önce yaşananları hatırlayan bir Türk milliyetçisi olarak aynı soruyu yeniden soruyorum: Türkiye’de siyasi rekabet sandıkta mı çözülecektir, yoksa giderek daha fazla yargı kararlarının konusu hâline mi gelecektir? Asıl cevaplanması gereken soru bana göre budur.

Bugün üyesi bulunduğum ve bünyesinde çıkardığı dergide üç aydır sizlerle fikirlerimi paylaştığım “bir-dergi” platformu, umduğumuz gibi Türk milliyetçilerini bir araya getiren ve ortak bir yol haritası oluşturabilen bir yapıya dönüşürse aynı soruların bir gün bizim önümüze de konulmayacağının garantisini kim verebilir? İşte bu satırları biraz da bunun için yazıyorum. Dilerim ki böylece, yıllardır zihnimin bir köşesinde dolaşan 2016 hayaletinin yarattığı o küçük dejavu hissinden kurtulabilirim.

Not: Metinde atıf yapılan eseri okumak isteyenler için künyesini buraya bırakıyorum: Seyaz, A. (2018) Bir melez rejim örneği olarak rekabetçi otoritaryanizm, Kırklareli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi.