Tandoğan Notları

Fahrettin Acar
Fahrettin Acar
21 Ağustos 2026 13 dk okuma
Tandoğan Notları

TANDOĞAN NOTLARI

İYİ Parti öncülüğünde 27 Haziran 2026 tarihinde Ankara Tandoğan Meydanı’nda Türk milliyetçileri, çözüm süreci olarak nitelendirilen sürece karşı partilerini ve aidiyetlerini bir kenara bırakarak Türklük şuuru etrafında bir araya geldi.

Çanakkaleli bir Zafer Partisi ve Bir-Der üyesi Türk milliyetçisi olarak, adını anmaya tenezzül etmeyeceğim partinin İmralı’daki katil için “özgürlük” çağrısı yaptığı günlerde hiç düşünmeden Ankara’ya koştum ve tarihin doğru yanında, yani Türk milletinin safında, şeref ve gururla yerimi aldım. Gidiş ve dönüş süreci dâhil dikkatimi çeken noktaları burada özetleyerek bir miting notları yazısı kaleme almak istedim.

Aslında bu yazıyı Tandoğan mitinginden hemen sonra Temmuz sayısında yayımlanması düşüncesiyle kaleme almıştım. Ancak dergimizin aynı sayıda aynı yazardan iki yazı yayımlamama yönündeki tercihi nedeniyle Tandoğan Notları’nın sizlerle buluşması Ağustos ayına kaldı. Aradan geçen süreye rağmen o gün meydanda gördüklerime ve çıkardığım sonuçlara ilişkin düşüncelerimin ana hatları değişmediği için yazıyı, o günlerin sıcaklığıyla kaleme aldığım hâlini mümkün olduğunca koruyarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki her şeyden önce ve ötesinde, mevcut gündemde Türkiye’nin nefes alması açısından İYİ Parti’nin bu mitingi düzenleyerek ortaya koyduğu tavır önemlidir. Türk milliyetçilerinin susmayacağını ve bu süreci kabullenmeyeceğini haykırması bakımından bu tavır pratik olarak çok kıymetlidir.

Bununla birlikte dikkat çeken noktalara bakarsak gözlemlediğim kadarıyla İYİ Parti Gençlik Kolları ve bazı istisnalar hariç meydandaki kitle genel olarak orta yaş ve üzerindeydi. Bu durum, partinin 18-25 yaş arası seçmen kitlesine ulaşmakta zorlandığını ortaya koyuyor. İYİ Parti’nin iletişim stratejisini bu yönde güncellemesi gerektiği sonucu kolaylıkla çıkarabileceğimiz bir veri olarak karşımızda duruyor.

Bunun yanında, diğer milliyetçi parti ve derneklerle kıyaslandığında teşkilat bakımından en öndeki milliyetçi parti olan İYİ Parti -çözüm sürecini destekleyen bir parti benim nezdimde milliyetçi olamayacağından aklınıza gelen ilk parti değerlendirme dışıdır- planlama bakımından daha iyi bir performans gösterebilirdi. Özellikle miting sonrasına ilişkin uzun vadeli bir plan yapılmadığı anlaşılıyor. Çünkü yalnızca tek bir teşkilat ya da şehirden gelen katılımcılar değil, genel olarak tüm parti teşkilatları miting sonrası yeniden organize olmak ve dönüş yoluna çıkmak konusunda zorlandı. Bu da partinin daha ziyade mitingi sağ salim gerçekleştirmeye odaklandığını, sonrasını ise aynı ölçüde planlamadığını düşündürüyor.

Bununla birlikte yaptığım bu yorum, etkinlik için emek verenlerin çabalarını toptan göz ardı etmek ya da onları suçlamak şeklinde algılanmamalıdır. Bunlar, milliyetçi bir partinin ve milliyetçi bir teşkilatın daha iyi olması için yapılan dostane uyarılardır.

İYİ Parti’ye dair yazdıklarım içerisinde değinmek istediğim son bir nokta daha var. İYİ Parti, bu sürece öncülük etmesi bakımından elbette bu mitinge ilişkin siyasi övgüleri sahiplenmek ve bununla övünmek konusunda hak sahibidir. Bunu dürüstçe ifade etmek ve kabul etmek gerekir. Ancak bu tablo, mitinge katılan herkesin İYİ Parti’nin mevcut siyasi tabanı olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Nitekim miting alanında kıymetli sanatçı Sabahat Akkiraz gibi Cumhuriyetçi ve ulusalcı kimliğiyle bilinen CHP’li isimler de “#BayrakAçıyorum” çağrısına uyarak mitinge iştirak etmiştir. Zira bayrak, Atatürk ve Cumhuriyet; özetle Türk Devrimi hepimizin ortak değeridir.

Ek olarak, tabii ki o kadar yoğun katılımın olduğu bir ortamda meydanda karşılaşmamız gibi mucizevî bir tesadüf gerçekleşmedi. Bununla birlikte derneğimizin Genel Başkanı Sayın Müjdat Öztürk de meydanda bulunarak oluşan birlik ortamına katkı sağlamaktan geri durmadı.

Dikkat çeken bir diğer husus da Türk milliyetçilerinin önemli bir kısmının potansiyel Cumhurbaşkanı adayı olarak gördüğü ve hatta 2028 seçimlerinde Cumhurbaşkanı olacağına gönülden inandığı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, konuşmalar başlamadan hemen önce alana gelerek katılımcıları selamlaması ve mitinge destek vermesiydi.

Bu görüntü, mitingin Türk siyasetinin geleceğini şekillendirme potansiyeli taşıdığını da açıkça göstermektedir. Zira 2019 yerel seçimlerinden bu yana muhalefetin en öne çıkan figürlerinden biri olan ve milliyetçi kökten gelen bir politikacı olarak Mansur Yavaş’ın bu konudaki net desteği, ilerleyen süreçte Türk siyasetine yeni kapılar açabilecektir.

Bu durum da göz önünde bulundurulduğunda İYİ Parti’nin Tandoğan mitingi sayesinde ortaya çıkan başarıyı önemli bir siyasi potansiyele dönüştürme imkânı bulunduğu daha açık görülmektedir. Ancak bu potansiyeli bugünden kazanılmış bir siyasi güç olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Demeye çalıştığım şudur: İYİ Parti şu an nerede olduğunu değil, potansiyelinin ne kadar yüksek olduğunu kanıtlamıştır. Bunu dürüstçe kabul etmek gerekir. Fakat bu potansiyelin gerçek bir siyasi güce dönüşüp dönüşmeyeceği, partinin bundan sonraki tutumuna bağlıdır.

Bu kapsamda, çözüm sürecinin 22 Ekim 2024’te başlamasından bu yana defalarca vurguladığım gibi, başta İYİ Parti ve Zafer Partisi olmak üzere tüm muhalif milliyetçi yapıların nihai olarak seçim ittifakını da kapsayacak şekilde ortak bir siyaset inşa etmesi gerektiği fikrini bir kez daha vurguluyorum.

Nitekim sürecin devamında yaşananlar, birleşemezsek ne olacağını adeta yüzümüze bir tokat gibi vurmuştur. Tandoğan’da ortaya çıkan bu birlikteliğin neden önemli olduğunu, mitingin ardından geçen sürede yaşanan gelişmeler de göstermiştir. Kürt Dil Konferansı’nda kurum içi örgütsel yazışmaların Kürtçe yapılması, kurumların dil çalışmalarına bütçelerinden pay ayırması ve kuruluş, sokak, cadde ve park gibi alanların isimlerinin Kürtçeleştirilmesi yönünde kararların açıklanması, benim açımdan çözüm sürecine yönelik kaygıları daha da artıran gelişmelerden biri olmuştur.

Burada altını özellikle çizmek istediğim bir ayrım var. İnsanların ana dillerini konuşması, öğrenmesi ve kültürel hayat içerisinde yaşatması başka bir meseledir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kamusal ve kurumsal işleyişinde ortak dil anlayışının aşındırılmasına yol açabilecek uygulamaların giderek siyasi ve kurumsal bir nitelik kazanması bambaşka bir meseledir. Benim itirazım bir dilin konuşulmasına değil, Türkçenin Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak ve resmî dili olarak sahip olduğu konumun tartışmaya açılmasına sebep verecek siyasi adımlardır.

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3. maddesi, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” hükmünü taşımakta; 4. madde ise bu hükmün değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini güvence altına almaktadır. Dolayısıyla Türkçenin devletin ortak ve resmî dili olma niteliği herhangi bir dönemin geçici siyasi tercihi değil, Cumhuriyet’in anayasal yapısının temel unsurlarından biridir.

Üstelik Türkçenin devlet hayatındaki merkezi konumu yalnızca Cumhuriyet dönemine ait bir mesele de değildir. Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan 1876 Kanun-ı Esasi’de dahi devlet hizmetinde bulunacak kişilerin Türkçe bilmesi şart koşulmuş ve devletin resmî dilinin Türkçe olduğu açıkça belirtilmiştir. Daha geriye gittiğimizde ise Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihli meşhur dil fermanı, tarihsel niteliği ve kapsamı üzerine farklı değerlendirmeler bulunsa da Türkçenin Anadolu’daki siyasal ve kamusal varlığının sembol metinlerinden biri olarak hafızamızdaki yerini korumaktadır. Zira söz konusu fermanla Türkçe, Anadolu’da ilk defa resmî dil statüsü kazanıyordu.

Bütün bunlar düşünüldüğünde mesele benim açımdan yalnızca bugün hangi belediyenin hangi dili kullandığı tartışmasından ibaret değildir. Türkçenin ortak devlet dili olma niteliğinin doğrudan ya da dolaylı biçimde tartışmaya açılması; Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinden çok daha geriye uzanan tarihsel bir devlet geleneğini, ortak vatandaşlık anlayışını ve nihayetinde Türk ulus-devletinin egemenlik anlayışını ilgilendiren bir meseledir.

Bu nedenle bugün tartışmaya açılan şeyin yalnızca Atatürk Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olmadığını, çok daha geniş anlamıyla Türk devlet geleneği ve ortak millî kimlik meselesi olduğunu düşünüyorum.

Bu gelişmeler, Tandoğan’da verilen tepkinin yalnızca o güne ait olmadığını da göstermektedir. Dolayısıyla o meydanda farklı siyasi aidiyetlerden insanların bir araya gelebilmiş olmasını sadece başarılı bir miting organizasyonu olarak değerlendirmiyorum. Tandoğan, gerektiğinde Cumhuriyet, millî birlik ve Türk milletinin ortak değerleri etrafında farklı siyasi yapılara mensup insanların yan yana gelebileceğini göstermiştir. Aradan geçen zamanda yaşanan gelişmeler ise bu birlikteliğin bir defaya mahsus kalmaması gerektiği yönündeki düşüncemi daha da güçlendirmiştir.

Bununla birlikte meydanda dikkatimi çeken bir başka husus ise sloganlardı. Gün boyunca birçok farklı slogan atılmış olsa da en güçlü karşılık bulan iki sloganın “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve “Terörist Bahçeli” sloganları olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Özellikle bu ikinci slogan, Türk milletinin ve Türk milliyetçilerinin bir siyasi figüre yaklaşımının kişilere göre değil, ortaya koyduğu siyasi tutum ve eylemlere göre şekillenebildiğini göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Aynı kitle, geçmişte farklı değerlendirdiği bir siyasetçiyi bugün farklı değerlendirebilmekte; bunu da sloganlarıyla açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu yönüyle Tandoğan Meydanı yalnızca kalabalığın büyüklüğünü değil, Türk milliyetçilerinin güncel siyasi gelişmelere verdiği tepkinin niteliğini de gözler önüne seren önemli bir tablo ortaya koymuştur. Bu durum aynı zamanda tüm siyasiler ve milliyetçi camianın tamamı açısından temsil görevinin ne kadar önemli ve zor olduğunu göstermektedir. Kitlenin artık yol kazalarına, keskin dönüşlere ve tereddütlere sabrının kalmadığı açıkça anlaşılıyor. Türk milliyetçileri, temel hassasiyetlerine bağlı, güvenilir, dürüst ve tutarlı sözcüler tarafından temsil edilmek istiyor. Burada milliyetçi camianın tüm tarafları için çıkarılması gereken ders budur.

Ek olarak altı çizilmesi gereken bir diğer konu ise Türk milletinin birkaç günlük çalışmayla bu kadar hızlı organize olarak 200.000’e yakın bir kitleyi mobilize edebilme ve ortak bir hedef uğruna birleşebilme gücünü hâlâ koruduğunu görmenin beni motive etmesidir. Dolayısıyla kitlenin azim ve kararlılığıyla gurur duyduğumu tereddütsüz bir şekilde söylüyorum.

Diğer yandan Müsavat Dervişoğlu için de bir parantez açmayı fazlasıyla gerekli görüyorum. Akil insan Kadir İnanır hakkında yaptığı çıkışı kişisel olarak sahiplenmekte zorlanmama rağmen, partinin başına geçtiğinde fazla sakin, hatta açık ifade edeyim biraz pasif bulduğum ve “Yaşı böyle bir dönemde liderlik yapmak için biraz fazla mı ileri?” diye düşündüğüm Dervişoğlu’nun bu süreçte yaptığı mitinglerde gösterdiği performans dikkat çekici derecede başarılıdır.

Kendisinin yaptığı konuşma, kişisel olarak şerh düştüğüm ancak kişisel fikir ayrılığı olarak görülüp geçilebilecek tek konu dışında, milliyetçi hassasiyetleri büyük ölçüde yansıtan etkili bir konuşmaydı. Kendisine bu süreçte üstlendiği rolden dolayı bir Türk milliyetçisi olarak teşekkür ediyorum. Türk milliyetçilerinin parti ayrımı yapmaksızın ortak bir hedef uğruna bir araya geldiği toplantı ve gösterilerin Türkiye’nin farklı yerlerinde devam etmesinin önemini de bir kez daha hatırlatıyorum.

Bunun yanında, farklı bir partinin mensubu olmama ve beni daha önce tanımamalarına rağmen bu süreçte yoldaşlık ettiğim Türk milliyetçisi arkadaşlarıma da kişisel olarak samimi bir teşekkür gönderiyorum.

Yazıyı bitirirken şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Tandoğan’ın Türk milleti ve Türk milliyetçilerine kazandırdığı en önemli meziyet, gerektiğinde tek bir çağrıyla her şeyi bir kenara bırakarak yeniden birleşebildiklerini göstermiş olmasıdır.

Türk milleti ve Türk milliyetçileri bu süreçten galip çıkabilir; ancak bunun yolu birleşmekten geçmektedir. Şunu anlamamız gerekiyor ki aksi durumda bildiğimiz Türkiye’yi kaybedebiliriz. Üstelik şu anda bunun “çerçeve” hazırlıkları başlamış durumdadır.

Özetle, Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihi boyunca genellikle sol siyaset ile özdeşleşen meşhur sloganı kullanma ve uygulama sırası bu kez bizdedir.

Bu sefer biz:

“Birleşe birleşe kazanacağız.” Çünkü sadece birleşirsek kazanacağız!

Bu bağlamda imkânı, vakti ve enerjisi bulunan tüm Türk milliyetçilerini de imkânları ölçüsünde bu süreçte atılacak adımlara destek vermeye davet ediyorum. 16 Ağustos Pazar günü Balıkesir’de gerçekleşecek mitinge de bu gözle bakılması gerektiğini hatırlatıyorum.

Ne Mutlu Türküm Diyene!